Z Kuşağı”: Ne Diyoruz, Ne Anlıyoruz?

“Türkiye’de bir “Z kuşağı” tartışmasıdır, sürüp gidiyor. Hem siyasetçiler hem de medya, bu kavramı dillerine pelesenk etmekten pek hoşnutlar.

Ancak, Batı’daki sosyal bilimler çevrelerinde ve Batı’nın siyasi kültürü çerçevesinde üretilmiş kavramların Türkiye’nin toplum ve siyaset yapısına doğrudan uygulanmasına her zaman ciddi bir şüpheyle yaklaşılması lazım.

Kuşak adlandırmaları ve tanımları da bunlardan biri.

Öncelikle, “Z kuşağı”nın kapsamını tam olarak ifade etmek mümkün değil. Türkiye’de siyasetçiler, pragmatist saiklerle (ki bunda bir sorun görmüyorum) “Z kuşağı”na bir politik kimlik atfetti.

Oysa bırakın koskoca bir kuşağı, geldiğimiz noktada etnik, dilsel ve dinsel gruplarda bile bir homojenlik söz konusu değil.

“Z kuşağı” adında bir tüzel kişi yok. Bu bir kurgudan ibaret ve bu kurgunun mensupları (yani gençler) yoğun bir çeşitlilik arz ediyor.

Z kuşağı laboratuvarda üretilmiyor; hepsi bu ülkenin evlatları. Ancak siyasetin dilindeki “Z Kuşağı”, çoğunlukla kentli, eğitimli, orta-üst gelir düzeyinde aileye mensup bir kitleyi tanımlıyor.

Z kuşağının temsil ettiği yaş grubunda yer alan milyonlarca insanı toplumun bu kesimine indirgemenin hem mantığa uygun hiçbir bir tarafı yok hem de bu tavır her genci başlı başına farklı bir birey olarak ele almanın önüne geçiyor.

Bu yüzden de “Z kuşağı”; çeşitlilikleri, farklılıkları, esas konuşulması gereken ilginç hikâye ve dönüşümleri gölgeleyen ve tek tipleştiren bir tanım: Her şeyi bir kutunun içinde ambalajıyla sunmayı seven bir zihniyetin yansıması.

Hakikati temsil etmektense; inanılmak istenen, dar bir sınıflandırma aslında.

Z kuşağını her şeye rağmen diğer kuşaklardan ayırt eden belli yanlar elbette var. Örneğin daha açık fikirli olma eğilimi, hoşgörü seviyesinin geçmiş kuşaklara göre biraz daha fazla olması bu ayırt edici özellikler arasında yer alıyor.

Yapılan araştırmalar, dünya çapında, Z kuşağının topluma ve siyasete ilişkin meselelerde önceki kuşaktan daha “etik” bir tavır takındığını söylüyor.

Bu durum, birçok siyaset teorisyeninin ve analistin uzun yıllardır “ahlaki/etik liderliğin”in yükselişe geçeceğine yönelik öngörüsünü destekliyor olabilir.

Z kuşağının genelinin iletişim bağımlısı olduğu doğru; ancak bunun ardında yatan en baskın güdü, onlara sunulan malumatın arkasındaki gerçeği bulmak ve araştırmak.

Yine çeşitli araştırmalara baktığımızda, Z kuşağına mensup gençlerin kendilerini kesin çizgilerle tanımlamaktan kaçındığını görüyoruz.

Bu gençlerin hatırı sayılır bir bölümü, internet kullanımının da yaygınlaşmasıyla birlikte daha küçük zeminlerde, tercih ettikleri şekilde ve dertleriyle baş başa yaşamak istiyor.

Dahası, geri kalan çeşitliliği göz ardı etmek ciddi bir karmaşaya yol açıyor. Bu kuşağa direkt “muhaliflik” ya da “yandaşlık” kimliğini atfetmek de büyük bir sorun.

Elbette, bu kuşağın mevcut iktidara yönelik muhaliflik dozu yüksek ve kamuoyu araştırmalarının da gösterdiği gibi çoğunluğu muhalif; ancak bahsettiğim indirgemeci yaklaşımlarda bulunmak sorun yaratıyor.

Karmaşıklığı göz ardı etmemek, basit indirgemecilikten kaçınmak lazım. Bir kuşağa mensup olmak; ‘muhalif’liğin sebebi değil.

Böyle bir okuma yapılırsa siyasetin çözüm bulma kasları çalışmaz. Ezbere ve tembel bir siyasi anlayış, ‘gençler’le ilişki kurmaya çalışır.

Aslında günümüzde, çeşitliliğin ve akışkanlığın artacağı, merkezden uzaklaşan bir siyasi sürece doğru ilerliyoruz.

Sanayi devriminin dünyayı değiştirip dönüştürdüğü gibi dijital devrim de bu sürecin itici gücü.

Kuşkusuz, bu süreci gelecek kuşaklar gerçekleştirecek, ancak bu kuşakların değişimin sebebi değil sonucu olduğunu vurgulamak büyük önem taşıyor.

Ne yazık ki, yaşadığımız dönemi tarihin gelişim sürecine bakmadan, sadece “Z kuşağı” üzerinden okumak, kuşakları bir ürün gibi markalayarak “zamanın ruhunu” anlamamakta direnmek bu tartışmayı ileriye götürmeyecek.

Geleceğe yatırımı bunu anlayıp yapmalıyız, ancak göründüğü kadarıyla o geleceği kaçırıyoruz.

Bu bağlamda, Türkiye’de kuşaklara özel siyaset üretme çabasının da geçersiz olduğunu düşünüyorum.

Batı’da kimlik krizi, yeni radikal siyasi hareketler, post-modern bunalımlar gibi bizzat spesifik bir kuşağı ilgilendiren meseleler var; Türkiye’de ise ne tarihsel olarak ne de şu anda bu tür süreçler yaşanıyor.

X-Y-Z gibi kuşak sınıflandırmaları bu nedenle Türkiye’yle uyumlu değil. Türkiye’de mesele çok merkezi bir siyasi sorunda ve çok köklü sosyal gerilimlerde bitiyor.

Bu nedenle hem sorunlar hem sorunların çözümleri hem de bunları açıklarken kullanılacak dil ortak.

“Gençlere özel” iş yaparken Türkiye’de işin ucu bir nevi gençlik fetişizmine ve gençleri abuk subuk eğlence bekleyen asi bir kitle gibi değerlendirmeye gidiyor ki bu, yaşam kaygısıyla bunalan gençler için çok aşağılayıcı.

Türkiye’ye baktığımızda, ortak özellikler taşıyan gruplar arasında ağırlıklı olarak kadınlardan oluşan; kadın, hayvan ve doğa hakları konusuna ilgili ve iklim krizine duyarlı bir kitle var.

Özgürlükçü bir siyasi çizgiyi benimseyen bu kitlenin “Z kuşağı” tabiri kullanılırken kastedilen yaş grubunun yüzde 20’ye yakınını temsil ettiğini biliyoruz.

Her ne kadar bu kitlenin varlığını önemli görsem de burada yapılan temel hata, Z kuşağının ezici çoğunluğunun buna benzer sosyal liberal/ilerici görüşleri benimsediği düşüncesidir.

Yukarıda bahsettiğim kitlenin yanı sıra, bu yaş grubunda oranı yüzde 10’ları bulan, erkek ağırlıklı başka bir katman var.

Sosyal medyada profil fotoğrafına Osmanlı devlet arması koyan, bozkurt başı baskılı tişörtler giyen, koluna Türk yazılı tamga dövmesi yaptıran ve ideolojik olarak Cumhur İttifakı’nın senkretik Türk-İslam sentezciliğine yakın bir kitle bu.

Türkiye’nin şu an durumundan memnun, dini ve milli değerleri el üstünde tutan ve cinsiyetçi bakış açısına sahip bir kitleden söz ediyoruz.

Bu nedenle yekpare bir Z Kuşağı’nın varlığından söz edemeyiz. Hatta 2010’larda başlayan ve Türkiye’nin bir sığınmacı kampına dönüşmesiyle artan milliyetçi duyguların (Türk-İslamcı gençlerden bağımsız olarak) daha ılımlı gençlerde yaygın olduğu öne sürülebilir.

Diğer yandan aileler de oy verme davranışında hala azımsanamayacak oranda belirleyici rol oynuyor.

AK Parti’nin gençlerdeki oranı da genele oranla hala çok düşük değil. Sonuçta iktidar kanadı ne olursa olsun bir anlatı sunuyor.

AK Parti Gençlik Kolları’nın yayımladığı “Sen Kimsin?” videosunu hatırlayalım.

Özellikle seküler, kentli ve eğitimli muhalifler bu videoyla dalga geçse de orada bir toplumsal ve tarihsel aidiyet hissi aşılanıyor.

Son yıllarda yalnızca AK Parti değil Cumhur İttifakı’yla birlikte oluşan figür ve sembollere sahip milliyetçi bir kimlik oluştu.

Geleneksel ailelerde yetişmiş gençler için heyecan verici bu. Küçümsememek lazım.

İşte iktidar, “Z Kuşağı”nın bu katmanının oylarını, “dış mihraklar” ve “içimizdeki düşmanlar” ikilisiyle elde etmeye çalışabilir.

Eski kuşaklarla Z kuşağı arasında değişmeyen en temel konu ise ekonomi.

Genç işsizliği, liyakatin değersizleşmesi ve gelecek endişesi bu çerçevede ele alınabilecek konular.

Yirmi yılı aşkın süredir AK Parti’nin yönettiği ve Cumhur İttifakı’nın daha ismi konmadan oluştuğu 2015 senesinden beri yokuş aşağı giden ekonomi konusunda iktidarın ne gençleri ne de diğer yaştan insanları ikna etmesi ziyadesiyle güç.

Önümüzdeki seçimlerde binlerce genç ilk defa oy kullanacak. Z kuşağının internette geçirdiği zamanı ve sosyal medyada kendi fikirlerine aksi yönde yayın yapan platformlara maruz kalma ihtimallerini hesaba kattığımızda, siyasi tercihlerinin köklü biçimde değişebileceğini söylemek mümkün.

Örneğin K-Pop hayranı, Z Kuşağı’na mensup gençler, “K-Pop gençliği olumsuz etkiliyor” haberi yapan CNN Türk’e sosyal medyada boykot çağrısında bulunmuştu.

Bu vaka, gençlerin tek önermeyle genellenemeyecek kadar çeşitli olduğuna güncel bir örnek teşkil ediyor.

Ancak gençler adına oluşturulan bu yeni “Z Kuşağı” söyleminin verilere dayalı bir tespitten ziyade temenni olarak kalması daha muhtemel.

2011’de üniversite sınavında yaşanan şifre krizini hatırlayalım. O olaydan sonra da bugün Z kuşağının temsil ettiği yaş grubunun, birkaç ay sonra yapılacak olan genel seçimde iktidarla hesaplaşacağı muhalefet tarafından sıkça dile getirilmişti.

Bedava internet vaatlerinden tutun da e-spor, girişimcilik, teknoloji gibi “niş” konuları siyasetin merkezine almanın ne tek başına, ne de (yalnızca gençlerin sorunlarını değil) gençleri de ilgilendiren ortak sorunlara seslenmek için hiçbir faydası olmayacak.

Siyasetin bu yaş grubuna yaklaşırken yekpare ve homojen tek bir bilinçten söz ediyormuşçasına bir nevi antropomorfizasyona başvurmaktan ve siyasetçilerin, gençleri tabiri caizse “kafalamak” için sosyal medyada komik, yabancı kelimeler içeren, gülücüklü ve emojili paylaşımlar yapmaktan vazgeçmesi gerekiyor.

Son olarak, ülkemizde Z kuşağının sağlam temellere oturan bir politik bilinci yok ve bunu illa bir olumsuzluk olarak değerlendirmek zorunda değiliz.

Siyasi konularda çatışmalardan besleniyor, çoğu meseleye siyah beyaz bakıyorlar.

Gri alanda bulunan gençler, hem kendi mahalleleri hem de farklı kesimlerce sürekli olarak taşlanıyor.

Gençler arasında iktidarı destekleyenler de muhalif olanlar da toplumsal ve siyasi meseleleri Erdoğan’ın bu meselelerde aldığı konum üzerinden yorumluyor.

Yani Z kuşağının ekseriyetinin siyaseti yorumlama motivasyonu öfkeye dayanıyor.

İşte bazı siyasetçiler, gençlerin bu duygularının istismarına dayalı bir siyaset yürütüyor; siyasiler, özellikle de muhalif siyasetçiler, bu öfkenin üzerinde sörf yapmak istiyor.

Oysa gençlerin, hiçbir derdini çözmeyecek ve tamamen onların öfkelerini kullanan bir siyasete değil; eğitimde, hukukta, ekonomide, hem memlekete hem de onlara katkı sağlayacak bir siyasete ihtiyacı var.”

* Bu yazı Deniz Karakullukcu tarafından Independent Türkçe için kaleme alınmıştır. Yazının aslına ulaşmak için lütfen bağlantıya tıklayın.

Leave a Reply