Yunus Emre’nin İnsan Anlayışı

 

Giriş

“İnsan İlâhî kaynaklı bir ruha sahiptir. Bu ruh onun bedeniyle bir tür tezat içe­risindedir. insanın gayesi, tıpkı Îlâhî ruh gibi temiz ve saf bir hâle gelmektir. Be­denden kurtulmanın yolu onun arzularından sıyrılmaktır. însan, var olduğundan beri varlığın özü ile ilişki kurmaya çalışmaktadır. Bu amaç uğruna değişik faali­yetler içerisine girmiştir, insanın Allah’ı müşahedesi, varlık ve oluşa katılmasıy­la mümkün olacaktır. Allah, âlem ve insan arasındaki ilişkiler tasavvuf ilminde önemli bir konuma sahiptir. Tasavvuf ekolleri ruh ve nefsi temel hareket nokta­sına alarak eğitimlerini geliştirmişlerdir, insan kendi kendinin farkına varma de­recesine göre yaptığı işlerin, davranışların gerçek gayesini idrak etme yolunda önemli mesafeler katetmiş olur.1 Kişinin neden yaratıldığını ve dünyaya gelme sebebini bilmesi Rabb’ini daha iyi tanımasına yardımcı olacaktır. Nefsini tanıma­yan ve kendinden habersiz olan, başkası hakkında hele hele Allah hakkında nasıl bir bilgi sahibi olacaktır?”

“Sûfîlere göre insan küçük bir âlemdir. Bir tür âlemin prototipi, özü ve nüve­si olarak kabul edilir. Akıl ise burada bize gizli özelliklerimizi, keşfedemediğimiz güzellikleri ve güçlerimizi bulmada yardımcı olan ama tek başına varoluşumuzla alakalı meselemizi halledemeyen bir melekedir. Mutasavvıflar, gerçek benliğe ulaşarak, bir tür örnek insan olma çabası içerisindedirler. Bu yolda karşılaşılan bütün güçlük, örtü ve engelleri aşmak insanı kâinatın aynası hâline getirecektir. Kozmolojik ve psikolojik cepheden bakıldığında mutasavvıflar yeniden doğuşu, kişinin saflığını tekrar kazanması, sıradan olmaktan sıyrılış mücadelesi olarak vermektedirler, insan en üstün varlık olarak yaratılmış olmasına rağmen yaptığı kötü işler sebebiyle de ondan daha korkunç ikinci bir varlık yoktur. Hâbil ile Ka­bil döneminden bu yana insanların birbiriyle didişmeleri ve kavgaları ne bitmiş­tir ne de bitecek gibidir.”

“Bir çok doğrunun olduğu bir dünyada mutlak gerçeğin, hakikatin insanın kendi içinde gizli oluşu ve bunu bazı özel işlemlerle ortaya çıkarma düşüncesi sû- fîler için bir gayedir, insanların bu dünyaya gelmelerinin bir gayesi vardır. Bura­da bulunmanın amacı sen-ben kavgası değildir. Aksine insanlar birbirlerine sev­giyle yaklaşmalı ve bu sevgiyle Allah’a ulaşmaya gayret etmelidirler, insanın va­zifesi Allah’ın güzelliğini, kudretini en saf ve en yüce şekli ile bilmektir, idrak et­mektir. insanın Allah ile böyle bir sevgi münasebetine girmesi, kendi varlık ya­pısının ve ilâhî aşkının yardımıyla olacaktır. En büyük engel olan benliği ve dün­ya müşküllerini yenmede en büyük yardımcı yine ilâhî aşktır, insanlığın maddî olarak ilerlemesi manevî olgunluğu ile ilgilidir. Çünkü medeniyet kişiyi ve top­luluğu ahlâkî açıdan olgunluğa taşıdığı ölçüde insanın faaliyetlerinin bütün alan­larda gelişmesine götürecektir.”

“Çağımızda genel olarak tek yönlü bir gelişme görülmektedir, her şeyin mad­deyle ölçülmesi, gönül, ruh, iç yapı gibi hususların ihmal edilmesi en büyük prob­lemdir. insanların huzursuzluklarının ve tedirginliklerinin ana sebebi maddî çı­karların çatışması, her işte menfaatin öne çıkmasıdır. Bütün yönleriyle, gelişen fi­zikle beraber metafiziğin de birlikte inkişafı sağlanmazsa, insanlığın çöküşü ka­çınılmazdır. Günümüzde sevgi yitirilmiş, kardeşlik bitmiş, inanç değer yargılan kaybolmuştur. Gönülleri fetheden ince telkin, hakikate adanmışlık yok olmuş, ye­rini yetersiz tebliğ, uzaklaştırıcı kanunlar almıştır. Bugünün kriterleri keyfiyet de­ğil, kemiyet ve istatistik olmuştur. İnsanın yaratılış itibarıyla en güzel bir şekilde olmasına rağmen daha sonra esas yaratılma gayesinden uzaklaşması neticesinde en aşağı derecelere inişi, hat­ta hayvandan da daha aşağı bir seviyede bulunması, Kur’ân tabiriyle ibret verici bir tablodur.”

“Sûfîler insanın bu ikilem içerisinde bir hayat sürdüğünü savunurlar. Bir ta­raftan ebedî olanı arama diğer yandan ise, içerisinde bulunduğu ortam ve engel­ler sebebiyle esas maksadından uzaklaşma ve bozulma söz konusudur. Bu duru­mu mutasavvıflar fenâ ve bekâ kavramlarıyla sembolize etmişlerdir. Fenâ benli­ği yok etme, kötü sıfatlardan arınma, bekâ ise, Hakk’ta baki olma hâli, güzel sı­fatlan kazanmadır, insanda yapılan kalp tasfiyesiyle kalpten hırs, kıskançlık, öf­ke, kibir, gurur gibi kötü duygulan bilinçten ise, yalan ve idolleri temizlemek su­retiyle bilinç ve kalp, içsel gerçekliğini yansıtan bir ayna niteliğini yeniden kaza­nacaktır.”

“Tasavvuf felsefesinin zirve isimlerinden Muhyiddîn ibn Arabî, insana halife adının verilmesini açıklarken şunlan zikretmektedir. “Bu isimle anılmasının se­bebi yaratılışındaki bütün değerleri içermesinden ve hakikatlerin bütününü kuşa­tıcı olmasından dolayıdır, insan Allah katında bakan bir gözdeki bebek gibidir ve görmek sıfatı ile tabir olunmuş mahluk odur. işte bundan dolayı ona insan denil­di. Çünkü Allah mahluklarına insan ile nazar kıldı ve onlara rahmet eyledi. Şu hâlde O ezelî olan insan, (şekliyle) hâdis, zuhur ve neş’eti bakımından ebedî ve daimîdir. O iki ciheti birleştiren ayıncı bir varlıktır, (yani ezelî ve ebedî yönleri­ni onun vücûdu birleştirmiştir). Âlem onun vücûduyla tamam oldu. Bu itibarla O âleme nazaran yüzüğün kaşı gibidir. O, Padişahın hâzineleri üzerine vurduğu mührün nakşına mahal oldu bundan dolayı da ona halife adı verildi. Mühür hâ­zineyi koruduğu gibi Allah mahlûklarını da o halife korur. Insan-ı kâmil olduğu müddetçe âlem daima korunmuş olacaktır. Âlem-i Sagir olarak insan, âlemde bu­lunan bütün sıfatlan nefsinde toplar. Bu yönüyle Hakk en mükemmel biçimde in­sanda tecellî eder. Bu tecellî ise, insanlar içinde insan-ı kâmilde vuku bulur.”

“Ibn Arabî, insan denildiğinde insaniyet açısından en yüksek zirvede olan insân-ı kâ­mili kast ettiğini belirtmektedir. Bunun da Allah Teâlâ’nın kendini aslî sûreti içe­risinde izhâr ettiği varlık demektedir. Bu veçheden insan, Hakk’ın hakikatine uyan tecelHsidir(görünümüdür).”

“Ben-sen ilişkisi içerisinde zorluklar, hep benim faydam, menfaatim ön plan­da olması isteğidir. Kişi kendi kendini sorgulamak ve iç gözlem neticesinde nefs­i emmârenin tuzaklarından korunmayı başarabilir. Sûfîler bilincin perdelerini, en­gellerini kaldırarak son hedefe ulaşmayı gaye edinmişlerdir. Bilinçdışının  açığa çıkmasıyla sûfî bilgiye doğrudan ulaşır. îçte gerçekleştirilen saflaştırma ve içgörü sayesinde sufi şimşeklerin çakması gibi zihinleri aydınlanır.”

Yazının aslına ulaşmak için bağlantıya tıklayınız.

Leave a Reply