Ülkeye giriş kapısı olan doğu bölgesinin dağlık coğrafi yapısı, sınır bölgelerinin kontrol altında tutulmasını zorlaştırırken Avrupa’ya çıkış kapısı olan Ege ve Akdeniz bölgeleri, “hayal edilen topraklara” erişmek için harika birer liman.

Göçmenlik, ülkemizde özellikle son iki aydır harareti artan bir tartışma konusu. Türkiye’nin doğusu ve güneydoğusundaki ülkelerin siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklarının sebep olduğu nüfus hareketlenmelerine baktığımızda göç ve göçmenlik Türkiye’nin hiçbir zaman kulak tıkama seçeneğinin olmadığı bir mesele. Ülkeye giriş kapısı olan doğu bölgesinin dağlık coğrafi yapısı, sınır bölgelerinin kontrol altında tutulmasını zorlaştırırken Avrupa’ya çıkış kapısı olan Ege ve Akdeniz bölgeleri, “hayal edilen topraklara” erişmek için harika birer liman. Hal böyle iken Türkiye’nin, komşularında yaşanacak herhangi bir toplumsal krizde, göçmen ve mülteci akınına uğraması oldukça beklendik. Geçtiğimiz kurban bayramında sosyal medya ve haber kanallarında Türkiye’deki Suriyelilerin bayram ziyareti için ülkelerine dönüşlerinin görüntülendiği videoların yayımlanmasıyla mültecilerin geri gönderilme meselesinin kıvılcımı yeniden parlamış oldu. Bu görüntüler ve devamında “savaş bitti geri gitsinler” tartışması her bayram yaşanıyor, yaşanmaya devam edecek gibi gözüküyor. Her ne kadar kısa süreli olarak ülkelerine dönebilseler de Suriye’deki muhalif bölgelere saldırıların devam ettiği biliniyor. Bu durum, Türkiye’deki Suriyeli mülteci meselesinin geçici olmadığının göstergesi. Tartışma sıcağını korurken Amerika’nın Afganistan’dan çekileceğini duyurması üzerine Afganistan’dan düzensiz göçmenlerin gruplar halinde ülkeye girişlerinin kaydedildiği videoların yayımlanmasıyla ırkçılık ve mülteci sorunu yeniden alevlendi.

Türkiye’de ırkçılık hiçbir zaman Avrupa’daki aşırı sağı yakalamış olmasa da geçen yıllara kıyasen Türk vatandaşlarının, politik görüşü fark etmeksizin, mültecilere karşı hoşgörüsünün azaldığını görebiliyoruz. Bunda kötüleşen ekonominin ve mültecilerin kamu harcamalarına ciddi yükü olduğu söylemlerinin yayılmasının büyük etkisi var. 2003’teki Irak Savaşı sonrası Türk halkının savaş mağdurlarına karşı duyarlılığı, yürütülen yardım kampanyaları, tırlarca toplanan kumanyalar; daha sonrasında 2011’de patlak veren Suriye iç savaşıyla yeniden başlatılan yardım kampanyaları, diğer iç savaş ve kıtlık gören ülkelere karşı takınılan yardımsever ve duyarlı tavır Türk halkınının ırkçı bir millet olarak anılamayacağının açık örnekleridir. Bununla birlikte, bu yardım kampanyalarının çok çeşitli ve uzun yıllar sürmesi, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu zamanlarda beklediği uluslararası desteği görememesi, zamanla kendi halkının da ekonomik sıkıntı içine girmesi, ülke dışına yapılan yardımları sorgulatır hale getirdi. Bu sorgulamanın sonucu olarak yapılan ve yapılacak yardımların kesilmesi talebinin ırkçılığa varacak şekillerde kamuoyunda yer bulmuş olmasının sebebi ırkçılık değil dolaşıma sokulan yanlış söylem ve bilgilerdir.

Mültecilerin ülke ekonomisine yük olduğu, işsizliği ve suç oranını arttırdığı, ucuz iş gücü piyasasının güçlenmesine sebep olduğu tartışmaları göçmenlere dair akla gelen argümanlar. Bunların bir kısmının doğruluk payı olsa da tartışma içerisinde yapbozun büyük parçaları eksik bırakılmıştır.

Öncelikle tartışılmayan nokta şu, mülteciler göç alan ülke için sadece zarar mıdır? Türkiye’deki göçmenlerin çok büyük kısmı düzensiz göçmen statüsünde olduğundan çoğunun çalışma izni yok veya kayıtlı bir işte çalıştığı taktirde çok cüzi bir miktar olan AB yardımından faydalanamayacakları için merdivenaltı işleri tercih ediyorlar. Bu durumun başlıca sebep olduğu iki şeyden birincisi, ucuz iş gücünün artması ve sermaye sahiplerinin (kapitalistin/ patronun) elinin kuvvetlenmesi. Çok zor şartlar altında, insani ihtiyaçlarını dahi karşılamayan ücretlere çalışan mülteciler, işçi-işveren arasındaki pazarlığın yönünü özellikle bazı sektörlerde önemli ölçüde değiştiriyor. Açıkçası devletin bunu önlemeye çok gönüllü olduğu da söylenemez. Hiç tartışılmasa da, ülkedeki ucuz iş gücünün ülke ekonomisine birkaç farklı katkısı mevcut. Öncelikle yabancı yatırımcı için Türkiye son birkaç yıldır ucuz iş gücüyle dikkat çeken bir ülke. Eksileriyle birlikte gelse de bu, küresel piyasada daha fazla pay almak, ülkeye daha fazla döviz girmesi, yeni iş olanaklarının doğması ve ülke içindeki üretimin artması doğal olarak enflasyonun hararetinin azalması demek. Merdivenaltı ve güvencesiz işlerde mültecilerin istihdam edilmesi, yeni iş bağlantılarının ve yatırımların ülkeye girmesi, bu sektörlerde çalışacak ev sahibi vatandaşların daha iyi koşullarda iş bulması demek. Son birkaç yıldır uluslararası markaların Türkiye’yi yatırım ve üretim ülkesi olarak değerlendirmeye başlamaları bunun somut örneği. En son Çinli mobil telefon üreticisi Oppo ve Samsung İstanbul ve Kocaeli’de kuracağı tesis ile üretime başlayacağını ve çok sayıda mühendis istihdam edeceğini paylaştı.

Göçmenlerin ve mültecilerin yerleştikleri ülkeye entegrasyonları sağlandığı taktirde göçmen kaynağın ekonomik büyümeyi desteklediğini gösteren çalışmalar mevcut. Bugün dünyanın en güçlü ekonomilerinden sayılan Almanya’nın en çok mülteciye ev sahipliği yapan ülkeler sıralamasında İran, Lübnan, Bangladeş’ten sonra 4. olması olması tesadüf değil. Hem üretimi -dolayısıyla ihracatı- hem yurt içinde tüketimi arttırdığı için reel ekonominin en önemli lokomotiflerinden olan ucuz iş gücü piyasasını oluşturan mültecilere uygulanacak sağlıklı bir entegrasyon programıyla bu insan kaynağından maksimum verim alınabilir. Yıllardır nüfus artış hızını desteklemeye yönelik politikalarla dinamik nüfus ihtiyacını karşılamaya çalışan Türkiye’nin doğum hızını arttıramadığı taktirde yapabileceği bir şey daha var, genç nüfus ithal etmek. Kulağa hızlı bir çözüm gibi gelse de devletlerin ihtiyaç olan genç nüfusu göç ile sağlarken dikkat etmeleri gereken temel şeylerden birincisi göçmenlerin organize bir entegrasyon programına alınması ve ev sahibi halkın güvenilir kaynaklarca bilgilendirilmesidir. İkincisi, göçmenlerin ve mültecilerin karışabileceği olası kanunsuzlukların caydırıcı politikalarla engellenmesi. Min-el ezel göç meselesinin var olduğu bu topraklarda her göç dalgasını tehdit olarak görüp ülkeye girecek mülteci sayısını tartışmaktansa mültecilerin ve göçmenlerin sağlıklı ve kayıtlı bir şekilde entegrasyonunun sağlanması çok daha makul olacaktır.

Geçenlerde AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Özhaseki’nin yaptığı “bazı şehirlerde sanayiyi mülteciler ayakta tutuyor.” açıklaması, eleştiriye açık birçok yönü olsa da bir gerçeği ifade eder. Karın tokluğuna dahi çalışmayan bir sınıfın emeği hiçkimse tarafından konuşulmuyor, fark edilmiyor, insani olmayan koşullar altında sürdürdükleri hayatlar ve bunun karşılığında sırtlandıkları ekonomi kimse için tartışma meselesi değil. Mültecilere yapılan sosyal yardımların ekonomik yükünden daha gerçek ve neredeyse hiç konuşulmayan bir boyut var, o da bu insanların yaşam maliyetlerinin ürettikleri değerden çok daha düşük olmasıdır.

Bu insanların pazarda ürettikleri değer, onlar için yapılan kamu harcamalarının çok daha üzerinde kalıyor. Kredi derecelendirme kuruluşu S&P raporunda yaklaşık 3 milyon Suriyeli mültecinin Türkiye ekonomisini büyüttüğüne dikkat çekiliyor. Rapora göre, hükümetin Suriyeli mülteciler için harcadığı yaklaşık 8 milyar dolarlık yardım, Türkiye GSYH’nı yüzde 0,2- 0,3 artırabilir (Özdemir, 2016). Suriyeli göçmenlerin açlık sınırında yaşadığını düşünürsek mülteciler için yapılan yıllık toplam harcamalar milli gelirin yüzde 0.5’ine tekabül etmektedir ki bu da yarattıkları değerin çok altında kalıyor.

Pazar ve ekonomi için artı değer üretse de bu insanların vasıfsız, merdiven altı, sigortasız işlerde çalışıyor olmaları çeşitli suçlara ve suç örgütlerine katılmalarının da kapısını aralar. Türk halkının AVM’lerde, tatil merkezlerinde görüp devletin kendilerine yüksek harcamalar yaptığını düşündükleri göçmenler ise mülteci değildir, göçmendir. Ve hatta kendi ülkelerindeki standartları çok daha yüksek olmasına rağmen çeşitli sebeplerle birikimlerini alıp Türkiye’ye yerleşen ailelerdir. Mülteciler gibi bu göçmen ailelerin de ülkeye yatırım araçları ve canlı para sokmalarından ötürü ekonomiye yok sayılamaz miktarda olumlu katkısı olur.

Göçmen ve mülteci meselesinde bu insanların suça karışma ihtimallerinin artması bu insanların sayısına değil ağır ve kat’i suretle uygulanacak yaptırımlara bağlıdır. Örnek olarak Dubai nüfusunun sadece %17’si yerel halkı oluştururken Dubai dünyanın en güvenli şehirleri listesinde üst sıralarda yer almaktadır. Kesin bir şekilde uygulanacak yaptırımlar yalnızca suçun önlenmesini desteklemeyecek, aynı zamanda yerli halkın göçmenlere güvenini arttırarak entegrasyonu kolaylaştıracaktır. UNICEF’in 2019’daki yıllık raporuna göre Türkiye’deki Suriyeli mülteci çocukların 684 bini eğitim alırken 400.000 Suriyeli mülteci çocuk eğitime devam edememiştir (UNICEF, 2019). Lise ve üniversite eğitimine devam eden Suriyelilerin sayısına bakıldığında bu oran çok daha düşmektedir.

Mültecilerin ve göçmenlerin, mekansal ayrışma hissetmeden, göç ettiği halkın içerisinde kendi kimlikleriyle var olabilmesi hem suça karışma oranlarını azaltacak hem kültürel çeşitliliği sağlayacaktır. Buna ek olarak ülkesinden kaçarak sığınılan ülkede Kabul görmeninyaşatacağı psikolojik doygunluğun günğn sonunda yerini vefa ve saygı hissine bırakacağı açıktır. Bunun da yine ekonomiye olumlu katkısı olacaktır. Yurt dışı ile bağlantıları olan bu insanlar yerleştikleri ülke ve kendi ülkeleri arasında ticari köprü olacak, ev sahibi ülkenin ihracatına olumlu etkide bulunacaktır.

Sovyetlerin dağılmasıyla İsrail’e göç eden yaklaşık 1 milyon vasıflı Yahudi göçmenin sayesinde İsrail bugünkü endustrisine sahip olmuştur. Yine Türkiye’den Almanya’ya yaşanan işçi göçünün Alman endüstrisinde oynadığı rol akıllara gelmelidir. Bu iki ülke göçmen nüfusu değerlendirme açısından harika örneklerdir. Türkiyenin de mülteci ve göç meselesinden dün bugün ve yarın kaçınılmaz şekilde etkileneceği açıktır. Suya karşı kürek çekmek yerine akıntıdan faydalanmak çok daha yapıcı ve iki tarafında karına olacak bir çıkış gibi gözüküyor.

 

Başvurular

Özdemir, Ö. (2016, Mayıs 25). Ekonomiye bakılırsa Suriyeliler artık misafir değil. Bloomberg HT: https://businessht.bloomberght.com/piyasalar/haber/1244357-ekonomiye-bakilirsa-suriyeliler-artik-misafir-degil adresinden alındı

UNICEF. (2019). UNICEF 2019 Yıllık Faaliyet Raporu. UNICEF.

 

*Bu yazıyı Araştırmacı Yazar Zeynep ADIVAR İFTAM Sosyal Araştırmalar için kaleme aldı.

**Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir ve İFTAM’ın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Leave a Reply