“Çocuk, her devirde ailenin en mühim ve en üzerine düşülen ferdidir. Zira ebeveynler çoğunlukla bütün hayatlarını çocukları için harcarlar, söz gelimi, yemez yedirir, giymez giydirirler… Bu yaklaşım, aynı zamanda geleceğin teminatı olarak görülen çocuğa ne derece kıymet verildiğinin de bir göstergesidir. Malum olduğu üzere 23 Nisan çocuklara armağan edilen özel bir gündür. Peki, bu özel gün dolayısıyla tarihimizde çocuğa verilen öneme dair bir yolculuğa çıkmaya hazır mısınız? Osmanlı döneminde doğumundan itibaren bir Osmanlı çocuğunun nasıl yetiştirildiğini biliyor musunuz? İşte bir Osmanlı çocuğunun hayatından izler…

1-) Günahsızlığın Sembolü ”Çocuk”

”Çocuk, bir ülkenin, toplumun, medeniyetin teminatı olarak görülür.İslam’da ise masumiyetin ve günahsızlığın sembolüdür.Osmanlı’da çocuklara çok kıymet verilirdi öyle ki korunur ve kollanır, ömürleri bereketli ve mübarek olsun diye nice dualar okunur, hatimler indirilir, kurbanlar kesilir ve sadakalar dağıtılırdı.Kışlar uzun ve çetin geçerdi, ulaşım ve iletişim imkânları kısıtlıydı. Tüm bu olumsuz koşullara rağmen ebeveynler, çocuklarını dinine bağlı ve ahlaklı bireyler olabilmesi için en mükemmel şekilde yetiştirmeye özen gösterirdi.”

2-) Güvenliği ve Hakları İslam Tarafından korunurdu.

”Osmanlı’da çocuğun bütün hakları İslami hukuk çerçevesinde korumaya alınırdı. Bu hukuki kuralların bir denetim mekanizması da mevcuttu. Kendilerine bakabilecek beceri ve imkanlardan yoksun küçük çocukların korunması ve kollanması gerektiği düşüncesi, Osmanlı hukuk düzenlemelerinin ayırt edici özelliklerinden birini oluşturmaktaydı. Çocuklarla ilgili yasaların ebeveynlerinin onlar üzerindeki tasarruflarını dahi kısıtlayacak şekilde tasarlanması söz konusuydu.”

3-) Çocuklarına Daha Fazla İgi, Sevgi , Özen Veren Başka Bir Memleket Bilmiyorum.

“…Çocuklarını bundan daha fazla sevgi,özen ve şefkat içinde yaşatan bir memleket bilmiyorum.İşin garibi, bütün bu şefkatle ihtimamın annelerden çok babalarda derinleşmiş olmasıdır. Cuma günleri Cuma Osmanlı’da tatil günüdür) veya bir bayram günü, Osmanlı Türkü’nün, çocuğunun elinden tutup sokakta gezdirmesi,adımlarını çocuğun adımlarına göre ayarlaması, çocuğun yorulduğunu görünce omzuna alması veya bir aralık dinlendiği kahve peykesinde yanına oturtup en derin şefkatle konuşarak çocuğun bütün hareketlerini dikkatle takip etmesi görülecek şeydir.”

4-) Osmanlı Topraklarında Doğan Bir Çocuğa Neler Yapılır?

”İmparatorluk topraklarında dünyaya gözlerini açan bir Osmanlı çocuğu, önce güzelce yıkanır, vücudunun bazı bölgeleri tuzlanır, sonra durulanarak kurulanır ve kundaklanırdı. Tuzlanan bebeklerin bazı hastalıklardan muhafaza olunduğuna ve ilerleyen yaşlarda vücutlarının kötü kokmayacağına inanılırdı. Bazen de bebek kundaklandıktan sonra göğüs hizasına Ayetü’l-Kürsî yazılı bir muska asılır ve bu muska sürekli çocuğun üzerinde bulundurulurdu.
Bebeğin ve annenin sağlıklı olduğu pederine, büyük pederine ve büyük validesine haber verilirdi. İçeriye alınan baba, Cenab-ı Hakk’a şükreder, bebeğin annesine hayır dualar eder ve besmeleyle bebeğini kucağına alırdı.”

6-) Çocuğa İsim Koymak

Hayırla dünyaya gözlerini açan bebeğe isim verilmesi ise ayrı merasim içeriyordu. Farklı uygulamalar olsa da genellikle hadîs-i şerîflerde geçtiği üzere dünyaya gelişinin yedinci günü bebeğin ismini koymak, saçını tıraş ettirip (mümkünse) kesilen saçının ağırlığınca altın veya gümüş tasadduk etmek ve akika kurbanını kestirmek, âdettendi. Çocuğun büyük pederi varsa o, yoksa da babası abdestli olarak odaya girer, diz üstü otururdu. Çocuk kundağa sarılı bir şekilde kendisine verilir, o da besmele çekerek çocuğu dizinin üstüne yatırırdı.

7-) Çocukların Babaların İsmi İle Anılması

Allah’a şükrettikten ve Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) salât ü selâm okuduktan sonra çocuğun sağ kulağına önce Ezan-ı Muhammedî okuyarak koyacağı ismi üç kez söyler, daha sonra yine çocuğun kulağına üç kez Kelime-i Şehadet getirirdi. Böylece isim koyma merasimi son bulurdu. Burada anneye çeşitli hediyeler vermek de yine âdetti. Kız yahut erkek çocuklar, pederlerinin ismi ile anılır, toplum içinde öyle bilinirdi. Ahmet bin Kemal yahut Zeynep binti Faruk şeklinde…

😎 Osmanlı’nın sütanneleri

Osmanlı’da maddi durumu iyi olan ailelerde sütannelik ve “daye” adı verilen dadılık müessesesi oldukça yaygındı. Anne terbiyesi Osmanlı’da ayrı bir önem taşıyordu. Annenin süt verememe durumunda ise genellikle sütanneler tutulmaktaydı.Kimden süt içerse çocuğun ahlâkının da ona benzeyeceğine olan inançtan dolayı sütannenin; iyi ahlâklı, iyi aileden, iyi soydan, iyi huylu ve temiz olmasına dikkat edilirdi. Sütannenin mümkünse ailenin yakın akrabası veya komşusu olması daha uygun görülürdü.

9-) Çocukların Eğitimi

Çocuk, ilk eğitimini ailede aldıktan sonra okul çağına geldiği vakit, gidip gelme kolaylığı olması açısından hemen her mahallede bulunan “Sıbyan Mektebi”ne başlardı. Bu mekteplere aynı zamanda “Mahalle Mektebi” ve “Taş Mektep” adı da verilirdi.

Çocuk, 4 yıl 4 ay 4 günlük olunca “Amin alayları” yada “Bed-i Besmele” adı verilen törenle eğitime başlardı. Bed’-i Besmele, “Besmele’ye başlamak” anlamına gelir. Osmanlı Devleti’nde çocuklar dört veya beş yaşına geldiklerinde ilk mektebe, bugünkü karşılığı ile ilkokula başlarken düzenlenen törene “Bed’-i Besmele/Bed’-i Besmele Cemiyeti” veya tören sırasında okunan dualara “âmîn” denildiği için “Âmîn Alayı” adı verilmişti. Bed-i Besmele töreni ya da Âmin alayı genellikle kandillerde veya pazartesi, perşembe günleri düzenlenirdi. Çocuk yeni kıyafetiyle, zihin açıklığını ve hayatının yeni safhasında muvaffak olmasını sağlamak hususunda himmetlerini istemek için ailesi tarafından İstanbul’da ekseriya Eyüp Sultan’a götürülürdü.

10-) Bed-i Besmele veya Amin Alayı

Merasim günü çocuklar, temiz kıyafetleriyle mektebe toplanırlar; önlerinde hocaları, kalfave bevvabları ve bevvabları olduğu hâlde, ilâhi takımını takip eder ve işaret edilen yerlerde ‘âmin’ diye bağırarak çocuğun evine gelirlerdi. Eve gelen mektep çocukları, yeni başlayacak çocuğu yanlarına alarak ilâhiler ve büyük bir kalabalık eşliğinde yola düzülürdü. En önde hoca ile başının üzerinde rahle taşıyan bevvab yürürdü. Rahlenin üzerinde çocuğun minderi ile cüz kesesi bulunurdu. Mektebe başlayan çocuk faytona veya iki yanında birer kişinin yürüdüğü midilliye bindirilirdi.Çocuğun peşi sıra ilâhi takımı ve diğer çocuklar yürürdü. Kadınlar ise en geride yürürlerdi. Âdet olduğu üzere ilâhilerle şehirde dolaşan alay tekrar eve gelirdi. Burada da ilâhi okunup, mektep gülbankı çekildikten sonra alay sona ererdi.

Çocuklar, Bed’i Besmele veya Amin alayı ile başladıkları mektepte, Kur’an, ilmihal ve ahlak öğrenirdi. Bu okullarda müfredat olarak okuma yazma ile başlanır, Kur’an eğitimi, matematik, ilmihal bilgileri seviyelerine uygun olarak verilirdi. Hepsi anaokulu statüsünde olduğu için sıbyan mekteplerine gelen gelen öğrenciler arasında sınıf taksimi yapılmazdı. Haftanın 6 günü mektebe giden öğrencilere Cuma günü tatildi. Terbiye ve ahlâka çok önem verilen sıbyan mekteplerinde, daha o yaşta iken nerde nasıl davranılacağı bütün teferruatıyla öğretilirdi. Öyle ki Türk çocuklarının terbiyesi ve ağırbaşlılığı Batılı yazarların da ilgisini çekmişti:

Bu noktada Batılı yazarların Osmanlı’daki çocuk profili hakkında verdiği bilgiler de oldukça dikkat çekicidir. Bu yazarlar ağır-başlılık, ciddiyet ve vakar gibi meziyetleri eski Türk çocuklarından bile görüp hayretle bahsetmişlerdir. Mesela;ünlü Fransız seyyah Doktor A.Brayer’in “Neuf annees â Constantinople” isimli eserinde Osmanlı çocuk profilinin izlerine rastlarız:

11-) Batılı yazarları hayrete düşüren Osmanlı çocukları

“Eğer bir seyyah (gezgin) yazın öğleden sonra, Boğaziçi’nin her iki sahilinde sık sık görülen güzel yerlerden birine doğru gidecek olursa, pek bariz bir merakla gözlerini dikmemek şartıyla etrafına bakınca çınar ağaçlarının gölgelendirdiği ve gezmeye gelenlerin hararetini teskin eden çeşme sularının serinlik verdiği bir set üstündeki köslerin harem kadınları tarafından işgal edilmiş olduğu görülür. Bunların içindeki genç annenin son (en küçük) yavrusunu zarif bir mahcubiyet içinde okşadığı ve daha büyük çocuklarına bakmak vazifesini de kendi annesine bıraktığı görülür. Bu çocuklar arasında gürültülü oyunlardan, hızlı koşmacalardan, çığlıklardan, itişip kakışmalardan ve hele küfürlerle, tokat ve yumruk darbelerinden eser bile görülemez. Bunlar İslâm terbiyesiyle ıslah edilmiş oldukları için, o kadar sakin sakin eğlenirler ki, sesleri bile güç duyulur. Büyükanneleri kendi zamanına ait menkıbeleri anlatır; hayat tecrübelerini öğretir ve atasözleriyle bitirdiği kıssaları hafiften nida gibi dinlenir.”

12-) Çocuklar için kurulan “ıslahhaneler” ve “dar’ül-eytamlar”

Osmanlı kimsesiz çocukların da üzerine titrerdi. Sokaklarda yaşayan çocukların devletin himayesine alınması amacıyla 1862’te Islahhaneler kurulmuştu. Islahhaneler özellikle Balkanlarda Tatarlar ve Çerkezler gibi göçmen çocukları için düşünülmüştü. Bunun yanında “Yetimler yurdu, yetimhâne” anlamına gelen dâr’ül-eytamlar 1914’ten sonra açılmaya başlandı. Ahmed Şükrü Bey’in 1334 (1918) yılı bütçesi dolayısıyla verdiği bilgiye göre bu müesseselerin kuruluş amacı, I. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’yi terk eden İngiliz, Fransız ve İtalyanların boşalttıkları yurt ve mekteplerdeki sahipsiz kalan çocukları himaye altına almaktı. Boşaltılan mektep, yurt vb. binalara el konularak bunlar dâr’ül-eytam haline getirildi ve savaşlar sebebiyle kimsesiz kalan çocuklar da İstanbul’da ve diğer bazı şehirlerde açılan bu müesseselere yerleştirildi.

Osmanlı medeniyeti çocukların fizyololojik ve psikolojik gelişimini her türlü desteklerken 19. yüzyıllarda Avrupa’da çocukların köle olarak kullanıldığı ve pazarlarda satıldığı biliniyordu. Atası, babası kim olursa olsun ve üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, çocuk her zaman çocuktur. Onlar bir ailenin, Osmanlı ailesinin en küçük ama belki de en önemli ferdidir. Zira medeniyetimiz onları, geleceğin teminatı olarak görmüştür.”

 

Yazının aslına ulaşmak için bağlantıya tıklayınız.

Leave a Reply