“Kendi milletvekillerimize emanet edilmesi gereken meselelere karışması için uluslararası bir organı yetkilendiremeyiz.”

Andrew Tettenborn, The Critic, 8 Temmmuz 2020

Faydalı gözüktüğü için iyi niyetlerle dahil olduğunuz bir işin büyüsüne karşı koymak zor olabilir. Ancak daha sonra, hoş geldin hediyenize iliştirilmiş minik nota baktığınızda, katıldığınız bu grubu yöneten savunucularının, size çok ters olan her türlü politikayı yaşatmaya kendini adadığını fark edersiniz.

İlginçtir ki, uluslar için de durum aynıdır. Görünüşte apaçık bir sosyal faydayı teşvik etmeyi amaçlayan, 200 küsur ülkenin imzasına açık çok sayıda uluslararası sözleşme vardır. Ayrımcılıkla mücadeleyi düşünün; çocuk hakları, engelli hakları, kadın erkek eşitliği, vb. Bu sözleşmelerin çoğu tahmin etmesi zor olmayan nedenlerden dolayı yüksek rağbete uğrar. Aktivistlerin birlik olup yürüttüğü bir kampanyayla karşı karşıya kalan yönetimlerin de talepleri yürürlüğe sokma çağrılarına karşı direnmesi zordur. Hangi hükümet engelli haklarına olan ilgisizliğini ilan etmek ister gibi  bu talepleri imzalamaktan kaçınarak, hükümet yasalarının bu insanları korumadığını kabul etmiş olmayı göze alır? Bu, diğer ülkeler kadar İngiltere için de geçerlidir: sırf bu yüzden anlaşmaların birçoğuna taraftır.

“Bir devlet bir kez kancaya yakalandı mı, artık kurtulması zor olan uluslararası yükümlülüklere tabi olur.”

Ancak … Bir ama var. Bu sözleşmelerin çoğunda ardında zehirli iğne taşıyan hükümler vardır. Örneğin çocuk haklarını savunmak ilk bakışta iyidir. Ancak, örneğin, bir tokat atmanın karşılığı olacak yaptırımlar çok problematik olabilir. Bir devlet bir kez kancaya yakalandı mı, artık kurtulması zor olan uluslararası yükümlülüklere tabi olur. Bu yalnızca Af Örgütü veya RSPCA (Hayvanlara Eziyeti Önleme Kraliyet Derneği) lehine fonlamalarınızı sessizce iptal etmek ve onlara ne düşündüğünüzü açıklamakla ilgili değildir.

Bunların hepsi, bu türden bir sözleşme olan, masumca Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi Üzerine İstanbul Sözleşmesi olarak isimlendirilmiş bu anlaşma açısından bakıldığında çok önemlidir. İngiltere bu sözleşmeyi imzaladı, ancak resmi olarak bağlayıcı olacak şekilde henüz onaylamadı. Onaylanması için şu anda yoğun bir şekilde baskı görüyor. Az önce tarif ettiğimiz psikoloji, gerekli etkiyi yaratmak için çoktan konuşlandırıldı. Üç yıl önce, çoğunluğu sol görüşlü milletvekillerinden oluşan komisyonun verdiği kanun teklifi şaşırtıcı bir şekilde kabul edildi ve şimdi hükümetin onayına yönelik yıllık ilerlemeye ilişkin raporlar bekleniyor. Geçen ay İşçi Partisi Milletvekili Jess Phillips, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Günlük Hayattaki Cinsiyetçilik Projesi ve hatta Kadın Enstitüsü tarafından desteklenen ICChange adlı bir grup, milletvekilleri üzerindeki baskıyı artırdı.

Tüm bunlardan rahatsız olacak ne var? Aslında çok şey.

Bir kere, Occam’ın usturasının (sofistike olmayan açıklamanın tercih edilmesi gerektiğini savunan felsefi ilke) ilkelerini uluslararası anlaşmalara uygulamak için söylenecek çok şey var: “Uluslararası anlaşmaların sayılarını mümkün olduğunca az tutun ve bir şey uluslararası işbirliği gerektirmiyorsa, onlara dahil olmayın”. Bu ilkeyi burada uygularsak, İstanbul Sözleşmesini kabul etmek için çok az nedenimiz olur. Devlet bu sözleşmeyi onaylarsa, tecavüzden zorla evlendirilmeye, zorla kürtajdan kadın sünnetine, kadınları sindirmeye ve cinsel tacize kadar kadına yönelik şiddeti önleyen ve suç sayan yasalara sahip olmayı kabul etmiş oluruz. Ama tüm bunları suç sayan yasalara herhangi bir uluslararası anlaşmanın yaptırımı olmadan zaten sahibiz. (Teknik olarak vatandaşlarımızın yurt dışında şiddet eylemleri gerçekleştirmesini yasadışı hale getirmediğimiz için sözleşme gerekliliklerinin yerine getirmiyoruz; ancak bu önemli bir şey değil!). Sözleşmenin imzalanmasının sınırötesi duyar kasma tatbikinden öteye geçip geçmeyeceğini veya gerçekten İngiltere’deki cinsel şiddet mağdurları için kayda değer bir şey yapıp yapmayacağını sorarsanız, cevap oldukça açık bir şekilde hayırdır.

İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanmasına karşı tek argüman, imzalanması yönünde baskı yapan grupları yatıştırmak ve uluslararası hukuk profesörlerine uygun çalışma alanı sağlamayı amaçlamak gibi anlamsız ama zararsız bir hareket olsaydı, hükümetin bu anlaşmayı uygulayarak toplumsal hayatta bir sükunet sağlaması mümkün olabilirdi. Ne yazık ki öyle değil. Çeşitli yönlerden İstanbul Sözleşmesi, bu kısa metinde herhangi demokratik hükümetin işleyişini duraklatabilecek bir dizi ek taahhüt içerdiğinden, mutlak olarak zararlıdır. İstanbul Sözleşmesi, tüm Avrupa devletlerinden oluşan ve en çok Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni uygulaması ile bilinen, iyi niyetli ancak tamamıyla liberal bir uluslararası yarı-hükümet dışı örgüt olan Avrupa Konseyi tarafından desteklenmektedir; doğası gereği, sözleşmenin mimarları uluslararası insan hakları aktivistlerinin entelektüel dilini ve kavramlarını tercih ettiklerinden bu konudaki popüler değerlere karşı tahammülsüzlerdir.

Üç örnek yeterli olmalı. Evvela, bir kanun hükmü. Madde 12 uyarınca, “Taraf devletler, kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesine veya kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı önyargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla, kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıp­larının değiştirilmesine yardımcı olacak önlemleri alacaklardır.” denilmektedir. Bu kısmı yavaşça tekrar okuyalım. İstanbul Sözleşmesi, totaliter bir tavırla, hükümetin mevcut gelenek, görenek ve uygulamalarını resmi bir metne uymadıkları sürece ortadan kaldırmak için idari adımlar atma taahhüdü talep etmektedir. İstanbul Sözleşmesi’ni meydana getiren değerli hanımefendilerin, liderlerinin bir mini kültür devrimini gerçekleştirmek için onlara ön ayak olduklarının farkında olup olmadıkları merak edilebilir.

İkinci olarak, İstanbul Sözleşmesi, hükümetin eğitime yüksek düzeyde müdahale etmesini ve buna ek olarak medyanın desteğini de almasını gerektiriyor. Sözleşmenin imzanlanmasının samimi ve iyi niyetli destekçilerinin 14. Maddeye yakından hiç bakıp bakmadıkları da merak konusu. Bu maddeye göre, “taraflar, yerine göre, tüm eğitim seviyelerinde resmi müfredata, kadın erkek eşitliği, toplumsal klişelerden arındırılmış toplumsal cinsiyet rolleri, karşılıklı saygı, kişisel ilişkilerde çatışmaların şiddete başvurmadan çözüme kavuşturulması, kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve kişilik bütünlüğüne saygı gibi konuların, öğrencilerin zaman içinde değişen öğrenme kapasitelerine uyarlanmış bir biçimde dahil edilmesi için gerekli tedbirleri alacaklardır.”  Tamamen ideolojik bir meselenin zorunlu olarak aşılanmasına yönelik bu hüküm, çocuklarını kendi inançlarına göre eğitmek isteyen herkesi ebeveynlik hakları konusunda endişelendirmelidir. Topluluklara, çocukları kendi değerlerine göre eğitecek okulların kurulması yetkisinin verilmesi de cabası. Aynı maddenin ikinci kısmı da aynı derecede endişe vericidir. Tüm tedbirler sadece eğitimde değil, hayatın diğer alanlarında da hükümet tarafından teşvik edilmelidir: başka bir deyişle, hükümetlerin belirli bir ideolojik çizgiyi aşmaları için haberlere ve TV kuruluşlarına baskı yapmaları isteniyor. Bunun basın özgürlüğüne yansıyacak etkileri herkes için açıktır.

Üçüncü ve daha da endişe verici olan, İstanbul Sözleşmesi’nin cinsiyet hakkında söyledikleridir. Sadece cinsiyete dayalı şiddet gibi şeylere sık sık atıfta bulunmakla kalmaz ve çocuklara cinsiyet rollerinin kötü olduğunun öğretilmesini gerekli kılar. Madde 3’te toplumsal cinsiyet, “herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler” olarak açıklanır.  Bunu, devleti cinsiyet tartışmasında resmen taraf olmaya zorlamaktan başka bir şey olarak görmek zor. İstanbul Sözleşmesi’ne göre devlet, bu anlaşmayı resmi ideoloji olarak uygulamalı ve gençlere cinsiyetin yalnızca sosyal bir kurgu olduğu gibi tartışmalı bir  fikri öğretmelidir. Bu, hayatlarını üniversitelerde geçirmiş olanlar veya benzer fikirlere sahip kişilerin konferanslarına katılanlar için kabul edilebilir olabilir ancak bu tür konuların resmi müdahaleden bağımsız olarak özgür tartışmaya açık olması gerektiğini düşünenler için kabul edilemez.

Tüm bunların biraz abartılı olduğunu düşünebilirsiniz. Ne de olsa, İstanbul Sözleşmesi bizim olmayan uluslararası bir anlaşmadır ve içerdiği ifadeler genellikle belirsiz ve yoruma açıktır. Hükümet neden sadece imzalayıp geçmiyor ve daha sonra kritik konularla karşılaşırsa konuyu geçiştirmiyor? Ne yazık ki bu kadar kolay değil. Bir kere İngiltere hükümeti uluslararası hukuka olan saygısını önemsiyor ve uluslararası hukuk gereği bir hükümet, seçmenleri aynı fikirde olmasa dahi bir anlaşmanın şartlarına uyma konusunda istikrarını korumalıdır. (Gerçekten de, ilerici enternasyonalistlerin ilkelerini sözleşmelerde somutlaştırmayı sevmelerinin bir nedeni de budur: onları, daha sonra, aydınlanmamış seçmenler tarafından sorgulanmaktan korur).

“İstanbul Sözleşmesi, sosyal politikaların ve toplulukların demokratik kontrolün ötesine geçmesini talep ediyor.”

Ancak daha önemli bir nokta var. İstanbul Sözleşmesi, hedeflerini desteklemeleri ve enternasyonalist zihniyeti yaymaları için güvendikleri 15 kişiden oluşturulmuş bir kadro ile GREVIO’yu (Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Eylem Uzman Grubu) oluşturur. Her eyaletin, gözetim altındaki bir işçi gibi, periyodik olarak ilerleyişini raporlaması ve ardından GREVIO’nun daha da iyileştirilebileceğini düşündüğü noktalar hakkında rapor alması istenmektedir. Açıktır ki, İngiltere şimdiye dek GREVIO’dan hiç rapor almadı. Ancak İngiltere’nin, diğer sözleşmelerle benzer organlara bağlanıp deneyimledikleri iyi tecrübeler değildi ve bu sözleşmenin de İngiltere’nin karar mekanizmalarını ne kadar bağlayacağı hakkında fikir veriyor. Örneğin, İngiltere’nin ilgili sözleşmede onayladığı çocuk hakları meselesinde hükümet, silahlı kuvvetler ve okullar arasındaki bağları koparmak, devlet tarafından dikte edilen zorunlu cinsel eğitimi dayatmak, gençlik parlamentoları kurmak ve ortaokul sınavını kaldırmak gibi küstah ve kalıcı taleplerle karşı karşıya kaldı ve bu taleplere karşı direnmekte bazı zorluklar yaşandı. GREVIO’nun raporlarının, daha az müdahaleci ya da seçmenlerin bir demokrasiden gerçekte ne isteyebileceğine dair daha uzlaşmacı olacağını düşündürebilecek hiçbir neden yok.

Bir başka deyişle, İstanbul Sözleşmesi ile  sahip olduğumuz şey, şiddet mağdurlarına çok az avantaj sağlarken veya hiç avantaj sağlamazken, büyük sosyal politikaların demokratik kontrolün ötesine geçmesini ve seçmenlerinin çoğu için kabul edilemez olması muhtemel adımların dayatılmasını talep eden bir sözleşmedir. En az iki AB ülkesi, Bulgaristan ve Slovakya, AB ve BM’nin yoğun baskılarına rağmen bunu gördüler ve anlaşmayı kabul etmeyi kesin bir şekilde reddettiler. Daha da ilginci, sözleşmeyi imzalayan Türkiye’nin çekilmeyi düşündüğü bildiriliyor. Bu gerçekler göz önüne alındığında, birleşik krallık hükümetinin kolaya kaçmadan ve kendini bu gereksiz ve ölümcül kusurlu anlaşmaya adamadan önce gerçekten çok iyi düşünmesi gerekiyor.

 

*Araştırmacı yazar Zeynep ADIVAR bu yazıyı İFTAM Sosyal Araştırmalar için kaleme aldı.

Leave a Reply