İstanbul Sözleşmesi savunucularıyla ve karşı çıkanlarıyla yurt genelinde hatta yurt dışında uzunca müddettir hararetli biçimde tartışılıyor. Akıl sağlığı yerinde olan hiç kimsenin bir kadının dövülmesini, öldürülmesini, taciz edilmesini kabul etmeyeceği aşikar. Peki tarafların bu kadar uçlarda olmasının sebebi ne?

Aslında sözleşmenin tek ve gerçek amacı kadına yönelik şiddeti engellemek olsaydı tarafların bu kadar karşıt olmayacağı gerçeği dahi sözleşmenin asıl gayesinin şiddeti bitirmek olmadığına dair bir fikir uyandırabilir. Sorgulamaya, sözleşmeyi savunanların kadın hakları savunucusu, karşı duranların şiddet destekleyicisi, kadın düşmanı ilan edilmesinden dahi başlayabiliriz.

Maalesef bu benden olmayanı sindirmeliyim stratejisi yalnızca İstanbul Sözleşmesi’nde değil toplumun farklı meselelerinde defaatle karşımıza çıkıyor. Kendi ideolojisini kabul etmeyenleri, kendi taktıkları etiketle anmak bir çeşit sindirme yolu olarak kullanılıyor. Vegan değilseniz hayvan haklarına dair söz hakkınızın olmaması, feminizmi kabul etmezseniz kadın düşmanı olarak etiketlenmeniz, Marksist/ sosyalist değilseniz kapitalizmi eleştiremeyeceğiniz gibi örneklerle liste uzar gider. Peki bu “Sen şucusun, senin bu konuda söz etmeye hakkın yok!” tepkisi hangi psikolojinin tezahürü?

Tabii ki korku. Korkuyorlar çünkü kendi ideolojilerinin temelsiz olduğunu en önce kendileri biliyor. Gerçek hayattan ve toplumdan uzak çözümleri, gerçek çözümlerin ortaya atılmasıyla silinip gideceği için etiketleyip saf dışı bırakmak tek çıkar yolları oluyor. Başa dönersek, sözleşmenin karşısında duranların gerçekten şiddet destekçisi olup olmadığını anlamak için söylemlerinin içeriğine bakmalıyız. Sözleşmenin karşısında duranlar cezaların ağır olduğunu mu savunuyorlar? Şiddetin var olmadığını mı? Yaptırımların gereksiz olduğunu mu? Failin cezalandırılmaması veya şiddet mağdurlarının yasalarca korunmaması gerektiğini mi? Hepsinin cevabı hayır. Karşı çıkılan kısımlar oldukça açık.

Kendimi sözleşmenin savunucusu olan, “kadına ve çocuğa karşı şiddeti bitirmeyi” dert edinmiş hem cinslerimin yerine koyuyorum. Karşıma, savunduğum sözleşmenin bazı noktalarının “toplumun temel değerlerinin” aleyhine olduğunu ifade eden bir güruh çıksa, bunu bana aylarca farklı üslup ve kaynaklardan anlatsa değerlendirmeye almam gerekmez mi? Bu muhalif sesler ile aynı şeyin karşısındaysam, ancak mevcut metindeki birkaç terim ve ifade yüzünden ters düşüyorsak, alacağım aksiyon onları şiddet yanlısı ilan edip karşıma almak mı olurdu? Yoksa kurulacak ortak bir komisyonla bu birkaç maddede anlaşıp sözleşmeyi bir an önce makbul ve uygulanır hale sokmak mı? Masada hastası yatan bir doktorun, hastanın hayatını kurtarmaktan başka ne mücadelesi olabilir? Maalesef ne sözleşmeyi canla başla savunanlar doktor ne de mücadeleleri toplumdaki şiddet sorunu. Düşünüyorum, gerçekten uykumu kaçıran şey, her gün istismar edilen kadın ve çocuklar olsaydı bu ideoloji dayatması ve kavgasıyla vakit kaybedip birkaç canın daha yanmasından rahatsızlık ve sorumluluk duymaz mıydım? Tam aksine, sözleşmenin “olduğu gibi” uygulanmasında direten tarafın, muhalif sesleri her gün öldürülen kadınların sorumlusu olarak ilan etmesi de söz konusudur.

Peki Gerçekten Böyle Bir Sözleşmeye İhtiyaç Var Mı?

Ülkemizde şiddet suçunun, kadın cinayetlerinin, çocuk ve kadın istismarının ciddi bir sorun olduğu ve yaptırımlara muhtaç olduğu açık. Böyle bir sözleşmeye ayrıca ihtiyaç olmadığının savunulmasının sebebi, maalesef ki, bu suçların işlenmiyor olması değil, halihazırda anayasamızda bu suçların cezasının belirlenmiş olmasıdır. İstismar, adam yaralama, adam öldürme gibi fiillerin anayasamızda suç kapsamında olduğunu ifade etmeye gerek dahi duymuyorum. Ek olarak cinsiyetler arası eşitliğe ve kadın haklarının korunmasına dair;

  • Anayasa Madde 10 – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. (Ek fıkra: 7/5/2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.
  • Madde 41 – I. Ailenin Korunması; Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.
  • Medeni Kanun Madde 162 – Eşlerden her biri diğeri tarafından hayatına kastedilmesi veya kendisine pek kötü davranılması ya da ağır derecede onur kırıcı bir davranışta bulunulması sebebiyle boşanma davası aç

gibi örnek verilebilecek onlarca maddeler mevcuttur. Bunun yanında, kadın erkek eşitliği ve kadına ve çocuğa dair her türlü mağduriyetin önlenmesi için İstanbul Sözleşmesi’ni aşan kanunlarımızda mevcut. Öyle ki erkek, tapusu kendi üzerine olan aile konutunu, eşinin onayını almadan satamaz, ikamet edilen evin kira kontratını dahi sonlandıramaz. Miras, aile birliği, maddi-manevi ihtiyaçların giderilmesi dahi kanun ile garanti altına alınmıştır.

  • Türk Ceza Kanunu Madde 232 – (1) Aynı konutta birlikte yaşadığı kişilerden birine karşı kötü muamelede bulunan kimse, iki aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) İdaresi altında bulunan veya büyütmek, okutmak, bakmak, muhafaza etmek veya bir meslek veya sanat öğretmekle yükümlü olduğu kişi üzerinde, sahibi bulunduğu terbiye hakkından doğan disiplin yetkisini kötüye kullanan kişiye, bir yıla kadar hapis cezası verilir.
  • Madde 232 – (1) Aile hukukundan doğan bakım, eğitim veya destek olma yükümlülüğünü yerine getirmeyen kişi, şikayet üzerine, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Hamile olduğunu bildiği eşini veya sürekli birlikte yaşadığı ve kendisinden gebe kalmış bulunduğunu bildiği evli olmayan bir kadını çaresiz durumda terk eden kimseye, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir.

Örnekler çoğaltılabilir. İstanbul Sözleşmesi’nde kadının ve çocuğun korunmasına dair yazılmış her maddenin -fazlasıyla- anayasamızda karşılığı açıkça bulunmaktadır. Bu maddelerin bir araya getirildiği bir metin hazırlayıp, cezaların kat’i surette tatbik edilmesini talep etmek çok daha hızlı, uygulanabilir ve çözüm odaklı olmaz mıydı? O halde mütekerrir maddelerle hazırlanmış bir sözleşmeye neden enerji ve zaman harcandığını yeniden düşünmemiz lazım. Yine amacı anlamak için başvurabileceğimiz bir yol var: Tekrar eden maddeleri çıkardığımızda sözleşmede kalan maddelere bakabiliriz. Bu kalan maddelerde bulunan tanımların, muhafazakar kesiminin sözleşmeye itiraz etme sebebini oluşturduğunu gördüğünüzde bir amacı fark edebilirsiniz.

Anayasada zaten güvence altına alınmış hakların, suç olarak tanımlanmış fiillerin arasına serpilmiş kendi ideolojilerine ve planlarına zemin hazırlayacak yeni maddeleri kabul ettirmek istiyorlar. Bu planın işe yaradığı aşikar. Bugün Müslüman kadınların azımsanmayacak bir kesiminden “değiştirilmesi gereken yerler var ancak kadınlar şu anda bu sözleşmeye muhtaç olduğu için destekliyorum.” savunmasını duyabilirsiniz. Şiddet gören annesinin hakkını aramanın tek yolunun İstanbul Sözleşmesi olduğuna inandırılan onlarca başörtülü genç kızı, bildiri dağıtırken, sözleşmenin lehine demeçler verirken izledik. İstanbul Sözleşmesi ile uygulamaya konmasını umdukları yaptırımların, çok daha kapsamlı biçimde 2002’de yürürlüğe giren Medeni Kanun ile uygulamaya konulduğunu, birlikte yürüdükleri onlarca hukukçudan birisi bile neden anlatmadı? Bu hukukçuların hayatlarını adadıkları şey, kadınlara haklarını öğretmek değil miydi? Neresinden
tutsanız samimiyetsiz, söylemleriyle çelişen
bir hareketle karşı karşıyayız.

Açıklamaya Muhtaç Çelişkiler

İstanbul Sözleşmesi Madde 14.1 Taraflar, yerine göre, tüm eğitim seviyelerinde resmi müfredata, kadın erkek eşitliği, toplumsal klişelerden arındırılmış toplumsal cinsiyet rolleri, karşılıklı saygı, …öğrencilerin zaman içinde değişen öğrenme kapasitelerine uyarlanmış bir biçimde dahil edilmesi için gerekli tedbirleri alacaklardır. 

Madde 13.1 – bu şiddet eylemlerinin önlenmesi ihtiyacı konusunda halk arasındaki farkındalığın ve anlayışın arttırılması için, yerine göre ulusal insan hakları kuruluşları ve eşit haklar kuruluşları, sivil toplum kuruluşları ve özellikle de kadın örgütleriyle işbirliği de dahil olmak üzere, düzenli olarak ve her düzeyde farkındalık arttırıcı kampanya ve programları yaygınlaştıracak veya uygulayacaktır.

Hiçbir sorun gözükmeyen bu iki madde de muğlak ifadeler içeriyor. Sözde “toplumsal klişeler” ne demektir, neyi kapsar? Kız öğrencilerin etek giyip saç uzatmasından, erkek öğrencilerin tercih ettiği spor dallarına kadar genişletilebilir. Bunlardan “arındırılmış” bir öğrenci topluluğunun cinsiyetsizleşmeye vuracağı aşikardır. Öğrenciler arasında cinsiyet rollerini hayatına tatbik etmeyi “tercih eden” öğrencilere nasıl bir alan tanınacaktır? Her yaştan çocuğa, kaynağı ve fonlayıcısının kim olduğu belirtilmemiş “sivil toplum kuruluşları” ile verilecek farkındalık eğitimini ben velisi olarak talep ediyor muyum? Ne anlatacağınızı, derslere kimin gireceğini biliyor muyuz? Çocuğumun toplumsal klişelerden arındırma dersine giren eğitimcinin(?), “cinsiyet toplumsal kurgudur, aynı tuvaleti ve giyinme odalarını kullanabilirsiniz.” dedikten sonra çocuğumun karşılaşabileceği problemlerin belki travmaların sorumluluğunu kim üstlenecek? Bu soruyu abartı bulacak kişilerin toplumsal cinsiyetin nerede başlayıp nerede biteceğini açıklamasını beklerim. Her türlü cinsel tercihe karşılıklı saygı duymayı zorunlu tutan bu sözleşme ile bir erkek öğrenci pekala “Ben kendimi kadın hissediyorum, kadınlara ait alanları kullanmak istiyorum.” diyebilir ve kullanabilir. Aynı otobüsü kullanırken tedbir alma ihtiyacı hissettiğim kişiyle aynı tuvaleti kullanmak neye çözüm getirebilir?

Bugün Boğaziçi Üniversitesi’ne gittiğimde, yalnızca kendi cinsiyetimin kullandığı lavaboyu arayarak bulmam gerekiyor. Bunun sağlık açısından tehlikelerini ve vereceği psikolojik rahatsızlığı es geçemeyiz. Nüfusun %1’ine dahi tekabül etmeyen eş cinsellerin “kendilerini ait hissetmedikleri cinsiyetin tuvaletini kullanmak zorunda kalmalarını” hassasiyetle düşünen üniversite yönetimi, kalan %99’un, karşı cinsle ortak tuvaleti kullanmamak için kampüs içerisinde lavabo arama ihtiyacını doğurması hukuki anlamda hak ihlalidir, sahip olunan temel hakkın elden alınmasıdır. Yaşanacak herhangi bir taciz olayında “Ben sadece tuvaleti kullanıyordum.” açıklamasının önüne geçebilecek bir yaptırımınız var mı?

İstanbul Sözleşmesi savunucularının neyin muhalifi olduğun açıklamaları gerekir. “Korkmuyoruz” yazdığınız pankartlarınızda samimi iseniz açıkça, bu ülke insanın dinine, kültürüne, geçmişine düşmanız deyin. Değerlerini, inançlarını, kimliğini yitirmemiş gençlikten rahatsızız deyin. Büründüğünüz postu gerçek sananlar var ne yazık ki. Benim üzüntüm, her yerinden çelişki akan bu anlaşmanın derdine deva olduğuna inanmış kız kardeşlerimin, kendi kuyusunu kazar mücadelesi.

*Araştırmacı yazar Zeynep ADIVAR bu yazıyı İFTAM Sosyal Araştırmalar için kaleme aldı.

Leave a Reply