Hedonizm Tuzağından Nasıl Korunacağız?

“İNSANI VE TOPLUMU BİTİREN ŞEY!

Yemek, içmek, gezmek, tozmak, giyinmek, eğlenmekten, yani haz veren şeylerle yaşamaktan neden alıkoysun ki insan kendini? Lezzet artırıcılarla tadı kat be kat artırılmış cipsler, bisküviler, içecekler… Vitrinlerde albenisi artırılmış kıyafetler, insana kendini iyi hissettiren(!) markalar… Devâsâ AVM’ler, eğlence merkezleri… Para harcanarak oynanan heyecanlı oyunlar, lüks otellerde yapılan tatiller… İnsanın parası varsa, sağlığı da yerindeyse neden doyasıya eğlenmesin ki?!.

Türkçede «hazcılık» olarak da bilinen «hedonizm» eski Yunan düşünürlerinden Aristippos ve Epikür tarafından geliştirilmiş olan bir felsefî akımdır. Hayattaki en yüksek değerin haz olduğu, ideal hayata bu yolla ulaşılacağı fikrini savunur. Aristippos bedenî hazzın insana kendini iyi hissettireceğini savunurken; Epikür rûhî hazzın daha önemli ve ideal olduğuna vurgu yapar.

Günümüzde insanlar elbette açık açık;

“Ben hazcılık peşinde koşuyorum!” demezler. Fakat özgürlüğe; «Dilediğimi yaparım.» anlamını yükleyenler, yiyip-içip, gezip-tozup, eğlenip, harcayıp başka derdi yokmuş gibi davrananlar; sorumluluklarının farkında olmayanlar; soyut hiçbir hedefi ve gayesi olmayanlar; her dâim canının istediğini yapanlar tipik birer hedonisttirler. Ve artık hiçbir zevk ve eğlencenin kendilerini tatmin edemediği kişilerin durumu ise patolojiktir ve tedavi edilmesi gerekir.

İhtiyacı olmadığı hâlde hemen hemen her gördüğü kıyafeti alanlar, ihtiyaçlarından fazla aldıklarıyla buzdolaplarında çürümüş yığınlar oluşturanlar, ikide bir mobilya değiştirenler üstelik hâlâ mutlu olamayanlar çoktur. Bu kişilerde elindekiyle yetinmek, kanaat etmek, şükretmek, israf etmemek gibi kavramlar bir türlü anlamını bulamaz. Zevk ve eğlence anlamında beklentileri bir türlü karşılanamayan gençler, eksikleri tamamlanamayan kadınlar ve iş(!) için zarurî ihtiyaçları bitmeyen erkekler olarak biz insanların; kişiyi, aileyi, toplumu, ülkeyi ve topyekûn dünyayı iflâsın eşiğine getirdiğimizin farkında olma zamanı gelmiştir, geçiyordur!

Her türlü ihtiyaçları ânında ve fazlasıyla karşılanan, ebeveynleri tarafından çocuk merkezli bir hayat benimsenerek yetiştirilen, zevkleri paylaşan fakat sorumlulukları paylaşmayan doyumsuz çocukların yetişkinlikleri; elbette egoist, hedonist ve konformist olacaktır.

“Ben sahip olamadım, o olsun.”, “Ben rahat edemedim, o etsin.”, “Ben çok ezildim(!), o ezilmesin.”… anlayışına sahip ebeveynler, çocuklarına iyilik değil kötülük ettiklerinin farkına varmalıdırlar. Üstelik yetişkinler de bu çağın albenisine kapılarak kapitalizm tuzağında bir hedonist gibi yaşadıklarının farkında olmalıdırlar.

Bu bağlamda okullarda değerler eğitimi değil, değerler modellemesi yapılmalıdır! Herhangi bir değer üzerine meselâ hedef ve ideal sahibi olmak üzerine hazırlanan üç-beş afişle, şiirle, oyunla çocuklarımıza değerlerimizi öğretebileceğimizi zannediyorsak yanılırız. Teneffüs aralarında hattâ dersteki boşluklarda(!) internetten oyun oynayan, okul çıkışı falanca AVM’de buluşmayı plânlayan, okula her gün bir başka marka kıyafetle gelen, dersten başka konuştukları gezip-tozmak-eğlenmek üzerine olan eğitimcilerimizin de değerleri öğretebileceğine inanamayız.

Harcamak üzerine kurulmuş bir düzen olan kapitalizmden topyekûn insanlığın kurtulması ne kadar mümkündür bilinmez ama krizlerle ekonomileri batmaya başlayan Avrupa ülkeleri bu düzenin sağlıklı olmadığının ispatıdır. Devletlerin henüz bu gidişâtı görecek ya da görmek isteyecek kadar basîretli olmasını beklemek, bize hayal gibi görünmektedir. Bilim kurgu filmlerindeki gibi bir fasulye tohumu için yapılan savaşların, yiyip içip eğlenerek dünyayı ve kaynaklarını tüketen insanlığın sonu olması çok korkunçtur!

Kendini, ailesini, ülkesini ve dünyayı düşünen vicdanlı insanların; bu tüketim ve eğlence çılgınlığına iyice kendini kaptırıp mahvolmadan bu gidişâta bir yerlerde; «Dur!» demesi gerekir. Bu gidişâtın hayır olmadığını gösteren istatistikler de mevcuttur.

Meselâ eğlenmek, gezip tozmak ve özgür olmak için evlenmekten kaçınan Amerikalılar; ciddî sağlık problemleriyle ve daha erken ölüm riskiyle karşı karşıyadırlar. Amerika’da yapılan bir araştırmada; bekâr erkeklerin ölme riskinin, evli erkeklerden yüzde 32 daha fazla olduğu sonucuna ulaşılmıştır. «American Journal of Epidemiology» dergisinde de yayımlanan araştırmada; bu oranın bekâr kadınlarda yüzde 23 olduğu görülmüştür. Hattâ 30-39 yaşındaki bekârların; o yaşlarda ölme riski, aynı yaş grubundaki evlilerden yüzde 128 daha yüksek çıkmıştır. 70 yaşın üzerindeki bekârların ölüm riskinin ise, evlilerden yüzde 16 daha yüksek olduğu anlaşılmıştır.

«Louisville Üniversitesi»ndeki bilim adamları; bu konuda son 60 yılda yapılan 90 çalışmayı da incelemiş ve 500 milyon insanı mercek altına almışlar. (Çalışmalarda; boşanmış insanlar, bekâr sayılmamıştır.)

Obezite rakamları da Amerika ve Avrupa’da olduğu kadar Türkiye’de de alârm verici düzeydedir. İngiliz «The Lancet» dergisinde yayımlanan araştırmada, dünya genelinde obezitenin 500 milyon kadar yetişkini etkilediği belirtilirken, dünyada obezitenin 28 yılda iki kat arttığı, hastalığın 205 milyon erkeği ve 297 milyon kadını etkilediği belirtilmiştir. (milliyet.com.tr)

TÜİK, Türkiye’de de 15 ve daha yukarı yaştaki nüfusun yüzde 17,2’sinin obez olduğunu açıklamıştır. «Yaşamak için yiyen değil, yemek için yaşayan insanlar» topluluğunda; kalp, damar, tansiyon, şeker, kolesterol gibi çağın hastalıklarıyla mücadele, insanların ve devletlerin bütçelerini tüketmektedir. Bunlar haz merkezli hayat felsefesi (Aristipposçu hazcılık) olan insanların karşılaştığı sonuçların rakamlara yansıyan kısmıdır.

Rûhî hazzı savunan Epikürcü bir felsefe, dünya insanının sıkıntılarına çare gibi görünebilir elbet. İsraf etmemekle, vaktini boşa harcamamakla, bir şeyler üretmekle, başka insanlar için bir şeyler yapmakla, doğru, dürüst, yardımsever olmakla, vicdanlı olmakla rûhumuzun derinliklerinde hissedeceğimiz bir çeşit haz da vardır. Bu haz insana iyi ve güzel olanı tercih ettirmede güçlü bir sâik de olabilir.

Biz müslümanlar için ise bedenî ya da rûhî hiçbir haz Allâh’ın rızâsını ve sevgisini kazanmak kadar güçlü bir sâik olamaz, olmamalıdır. Hattâ biz O’nun bize bahşettiği eğlence ve hazları da O’nun koyduğu sınırlar içerisinde ararız. Biliriz ki insan olmamız hasebiyle eğlenceye ve hazza da ihtiyaç duyarız. Yeriz, içeriz, eğleniriz, evleniriz; fakat hepsinin bir çerçevesi vardır. Ve bu çerçevede bedenî hazzı yaşarken aynı zamanda bu çerçevenin bize vermiş olduğu rûhî hazzı da yaşarız.

Prof. Nevzat TARHAN’ın tespitine göre; insanın 24 saatinin -uyku hariç- % 20’sinden fazlasını eğlenceyle geçirmesi, kişinin psikolojik tabiatına aykırıdır. Bir insan için günün % 20’sinde eğlenmesi, eğlence tatmini için yeterlidir. Bu eğlence algısı ise kişiden kişiye değişebilen bir durumdur. Kimine göre bir film izlemek, oyun oynamak eğlence iken kimine göre sıradan şeyler de eğlence olabilmektedir. İmtihan çalışan bir öğrenci için kitap okumak, ev işlerinden bunalan bir kadın için mutfak alışverişi yapmak, işinden sıkılan bir erkek için ailesini bir yerlere arabasıyla geziye götürmek eğlence olarak algılanabilir. Hattâ ibâdet etmeyi, zikirle, Kur’ân’la meşgul olmayı eğlence addeden aşkın insanlar da vardır.

Özgürlüklerimizin kendimize, çevremize ve Yaratan’a karşı olan sorumluluklarımızla sınırlı olduğu gerçeği ve bu sorumlulukları belirleyen soyut değerler ve hedefler; çocukları, gençleri ve yetişkinleri hedonizm tuzağına düşmekten koruyacak en güçlü sâiktir. Eğlence hakkımıza bu açıdan bakmak; fert, aile ve toplum saâdeti açısından önem arz etmektedir.”

Yazının aslına ulaşmak için bağlantıya tıklayınız.

Fotoğrafın aslı için bağlantıya tıklayınız.

Leave a Reply