Aile Metafiziği: Aile, Ontoloji Ve Ahlak

 

Bilgiyi sadece soğuk metinler üzerinde olarak almıyoruz, algılamıyoruz. Bilgiyle bir ilişki kuruyoruz. Onun üzerine düşünüyoruz ve onu ortamlarla insanlarla,  tarihlerle, zamanlarla birlikte benimsiyoruz. Aynı zamanda içselleştiriyoruz ve yeniden üretiyoruz. Bunun en basit biçimini burada yaşadık. Bu konularla ilgili birçok şey söylendi. Bizde konumuzu aile ahlakı etrafında sunmaya çalışacağız. Aileye geçmeden önce mahremiyetle ilgili birkaç kelam etmek istiyorum. Mahremiyet dediğimiz şey, ilahiyatta, felsefede, sosyolojide çok tartışılan bir şey. Dolayısıyla ele avuca sığmaz bir mesele haline geliyor. Yine de biz onu belirgin hale getirebiliyoruz. Mahremiyetin dönüşümünden bahsediyoruz. Mahremiyet derken, özel olandan bahsediyoruz. Gizli olan, sır olan, temiz olan, masum olan, bize ait olan… Bütün bunlar bir topluluk içinde söz konusu. Bir ev içinde söz konusu olabilir. Bir kişi içinde söz konusu olabilir. Modernite ile birlikte mahremiyetin, özel alanının ciddi anlamda bir dönüşüm yaşadığı söyleniyor. Bunu birçok sosyolog ortaya koyuyor. Bu nedenle mahremiyetin dönüşümü deniliyor. Yani bizim özel olanla, bizim sınırları belirlenmiş olanla, bizim aileye ait olanla kurduğumuz ilişki biçiminde büyük bir dönüşüm var.

Mahremiyetin Dönüşümü

Ailenin mahremiyetinde de dönüşümler var. Kişinin özel hayatıyla ilgili dönüşümleri var. Bu dönüşümler hem yapısal, hem de mekânsal. Mesela evlerin avluları artık bugün yok. Mekânsal olarak mahremiyetin dönüşümü var. Mahalle dediğimiz sınırlar yok. Kalabalıklar var, kitleler var, kamuoyu var. Nüfusun, insanların büyük kısmı şehirlerde mahremiyet alanının dışında kitlesel, kamusal varlıklar olarak yaşıyorlar. Bu büyük bir dönüşüm. Bu, ailelerin ve mahremiyet dünyasının dönüşümü anlamına geliyor. Aynı zamanda, ailenin mahremiyet içinde yeniden kendisini kurgulaması ve üretmesi demek. Mahremiyetin söylemsel olarak da dönüşümü söz konusu. Mesela gizli olanın, sır olanın öne çıkması, gösterilenin daha çok rağbet görmesi meselesi. Bu tamda modernitenin, modern toplumların yeni durumlarıyla ilgili. Modern toplum diyoruz. Açık olamıyoruz. Şeffaf olamıyoruz. Ailelerin ve insanların katılımını ve temsilini öne çıkaramıyoruz. Dolayısıyla artık mahremiyet yapısıyla varlığını sürdürmesine imkân yok. Mahremiyetin dönüşümüyle beraber hiçbir mahremiyet ilkesi olduğu gibi yerinde kalmıyor. Mahremiyet, tarihinin değişmesiyle birlikte değişmeyen ilkeleri,  temelleri yok mu? Bence bu çok önemli bir soru. Mahremiyet ve moderniyet ilişkisini kurarken buna dikkat etmemiz gerekiyor. Aslında biz de modernitenin mahremiyet anlamıyla hesaplaşacağız. Çünkü ifşayı, çünkü belirsizliği, çünkü gösteriyi çok merkeze taşıyan bir şey ve bunu da aile içinde yapıyor. Evlilikler içinde yapıyor. İnsanın özel hayatı içinde yapıyor. Aleniyet toplumu esastır. Bununla hesaplaşacağız. Sosyal medya bu mahremiyetin klasik tarzlarını daha çok imha eden bir teknoloji olarak duruyor karşımızda. Yeni söylemler, modern bir takım söylemler bizim ciddi söylemlerimizin adeta içini boşaltarak yeniden yorumluyor. Örneğin evlilik, ev, baba, anne gibi kavramlar daha ciddi anlamda bir takım anlamlar taşıyor. Dolayısıyla biz bunlarla bir hesaplaşma yaşayacağız.

Aile Metafiziği

Bilim demek; felsefe, düşünmek ve sorgulamak demektir. Sadece var olanı açıklamak değil. Aynı zamanda sosyal medya bizim bir realitemizse biz modernitenin var olduğu zaman içinde yaşıyoruz. Bu zamanın imtihanından geçiyoruz. Biz bununla beraber yaşıyoruz. Bununla hesaplaşırken aynı zamanda bununla anlaşabileceğimiz boyutları var. Buradan aileye geçersek, aile dediğimiz şey nedir? Gerçekten de ailenin değişmeyen özel bir yönü var mı? Varlığın ana maddesi nedir sorusu çok girift bir soru. Aynı şey aile için de geçerli. İşte bütün modernite savrulmalarına, tarihi dönemin değişmesine karşın bize istikamet verecek, bize ilkeler sunacak bir takım özelliklerin aileyle ilgisi nedir? Ailenin ontolojisi dediğimiz şey, aslında bunu anlatıyor. Bir aile metafiziğine ihtiyacımız var. Bu metafizik bize yol gösterecektir. Bizim yol haritamız olacak. Tarih değişse de farklı toplumlar olsa da burada işte Rûm Suresi’ndeki sükût, sevgi, merhamet ve toplum ilkeleri değişmeden devam edecek. Toplum kavramı burada önemli. İnsanlar yeryüzünde bir araya gelerek toplum olmalarının ilkesi, başlangıcı, hareket noktası, kendisiyle sükûn bulacağınız sevgi ile merhametle beraber olacağımız zevceler, karşı cins, mesken hep aile ile ilgili. Benzer yaklaşımlara Müslüman düşünürlerin metinlerinde de rastlıyoruz. Toplumu önce ev ile temellendiriyorlar. Toplumun başlangıcı evdir diyorlar. Tusi, ev, mahalle, şehir, millet ve âlem süreçlerinden oluşan bir toplum açıklamasını yapıyor. İşte bütün bunlar birbirini tamamlıyor. Ama Farabi’nin söylediği gibi burada ev ya da aile klasik olarak anlam taşıyor. Toplumsal varlık olarak var olmamızın çekirdeği, özü, ana ilkesi olarak ev vardır. Ev dediğimiz şey çatı değildir, demir değildir, taş değildir. Ev aslında bu nesnel görüntülerin ötesinde içinde olan anlamlardır, ilişkilerdir. Anne olmak, baba olmak, kardeş olmak… İnsanların bir araya gelerek toplumsal bir dünya kurmaları beş süreçle açıklanıyor.

İslam düşünürlerinin bahsettiği bu ailenin bu ailenin ontoloji yanında değişen bir boyutu da var. Büyük resme bakmamız gerekiyor. Ailenin değişen pratiğinde tarım toplumunda tarım ailesi olarak şekilleniyor. Aile göçebe toplumunda göçebe aile olarak şekilleniyor. Sanayi toplumuna geçiyoruz, sanayi ailesi diyoruz. Dolayısıyla tarım toplumuna, sanayi toplumuna geçtiğimiz zaman aile ontolojisinin yeni pratiklere göre farklılaşması söz konusu. Sanayileşmeyle birlikte ailenin ontolojisinde ciddi bir dönüşüm var. Ailenin dayandığı metafizikten uzaklaşma var. Aslında bugün, öldü diyebileceğimiz ailenin, metafiziğinden kopuşun getirdiği ciddi sorunları yaşıyoruz. Ana mesele burası. Ailenin ontolojisinin çökmesi, bunalıma girmesi, krize girmesiyle birlikte ortaya çıkan sorunlar… Yani ailenin bir anlam taşımaması durumunda, bir metafiziksel boyut taşımaması durumunda sadece maddi, sadece dünyevi bir alan olarak görülmesi durumunda bir aile mutasyonu karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.

Aile Ahlakı: Aile varlığının değişmeyen ö

Bizi aslında o aile ontolojisiyle buluşturacak mahremiyet savrulmalarına karşı yeniden ayağı kaldıracak, ruh verecek, anlam verecek şey aile ahlakıdır. Yani ailenin kendisini içinde tutacak olduğu ahlak. Ailenin kendisini içinde var ettiği, iyi ailenin kötülüklerden uzaklaşarak kendisini iyi ve güzel dairesi etrafında inşa etmesi.  Aristo bu konuda güzel bir ahlak tanımı var ‘Nicomachus’a Etik’ adlı eserinde. Aslında bizim hayatta bütün eğilimlerimizin, bütün işlerimizin, bütün amaçlarımızın yöneldiği şey iyinin kendisidir diyor. İşte bir komutan zafere yönelmek ister. Onun için iyi olan zaferdir. Bir doktor sağlığa ulaşmak ister, tedavi etmek ister. Hasta insan sağlıklı olmak ister. Dolayısıyla onun için iyi olan bu. Sonuçta herkes için kendisinin arzuladığı, beklediği şey iyi. Aslınsa daha açmak istediğimizde aile, o zaman nasıl bir iyiliğe yöneliyor. İyi dediğimiz şeyi daha somutlaştırırsak, iyi olan orta olanda varlıktır. Orta olan, -İslam düşüncesinde de vasat diye orta yol diye vurgulanan şey- aslında bir yönüyle ahlakı somutlaştıran bir meseledir. Örneğin; aile için cimrilik eksik, savurganlık aşırılık ama ailenin ihtiyacı neyse ona uygun hareket etmek orta olandır. İyi olandır. Gerektiği gibi, gerektiği zaman, gerektiği için gerektiği şekilde hareket etmek orta ve iyi olandır. Mesela hazla ilgili ölçülü olmak. Hazla ilgili bizim bir inancımız vardır. İnsanın yaşamının önemli bir özüdür. Ama biz hazzı aşırılaştırırsak, biz sınırları aşarsak o zaman haz aşırılaşır. İyi olan eksik olmayan, aşırı olmayan ve ikisinin arasında yer alandır. Ailenin orta olma durumu nedir? Burada yine adalet, muhabbet ve muavenet söz konusu. Muavenet, dayanışma, muhabbet sevgi, arzu ve adalet. Yani adalet, aile içi ilişkilerin dengeli bir biçimde yürümesidir. Örneğin aile sosyolojisini hep anlatıyoruz. Aile içi yönetimde otoriterlik aşırılıktır. Otoritesizlik eksikliktir. Çocukları serseri ve başıboş yapar. Aşırı otoriterlik ise çocukları isyankâr kimliğe yöneltir. Fakat otorite insanı terbiye eder. Dolayısıyla ailede otoriteyi temsil eden ve bu konuda terbiyeye önemli katkılar veren babadır. Örneğin, Amerika’da Bush döneminde babasız aileler yaygınlaşıyor. Bunu nasıl geliştirebiliriz diye çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Bazen baba otoritesi olmadığı zaman boşanma, ölüm vb. nedenlerle anne, otorite rolünü daha etkili bir biçimde üstlenmeye başlıyor ama bir biçimde otorite olmadan bir aile, aile içi ilişkilerin adaletle yürümesi zor. Mesuliyet, ahlakın en önemli boyutlarından birisidir. Sorumluluk, anne olma sorumluluğu, baba olma sorumluluğu sadece bunların sorumluluğu mu? Günümüzde biz ebeveynler, neredeyse evlatlarımızın köleleri durumuna gelmiş durumdayız. Her şeylerini yapıyoruz. Okullara gönderiyoruz, harçlıklarını veriyoruz, evlendiriyoruz. Hep biz veren konumundayız, ama çocuk hiç ama hiçbir şeyi aileye katmıyor. Böyle bir dönemi yaşıyoruz. Dolayısıyla ebeveynler köleler haline geliyor, bu yanlış bir şey. Evlatta bir mesuliyet taşımalı. Nasıl bir kadın anne olarak bir mesuliyet taşıyorsa, erkek baba olarak bir mesuliyet taşıyorsa, çocuklar da kardeş olarak, abla olarak, ağabey olarak, evlat olarak mesuliyetler taşımak zorunda. Ailenin, aile konsepti içinde var olması bu ilkelerle mümkün.

Ailede Sapmalar: Namusun Düşüşü

Peki, aile ağlarında ne tür sapmalar, çözülüşler var? Kınalızâde’nin aile erkânı diye bir söylemi var. Kınalızâde diyor ki; aile erkânı beş unsura dayanır. Baba diyor, anne diyor, çocuk diyor, hâdim diyor, kut diyor yani rızık diyor. Bunlar bir aileyi var eden temel unsurlardır. Bu temel unsurlar çözüldüğü zaman erkân çözülmeye başlıyor. Üslup sarsılamaya başlıyor. Mesela fedakâr Anadolu anası diyoruz. Kadın bir ailede ayrı, özel, farklı, bir varlık olarak tanımlanmaya başlayıp da anne olma imgesi küçültüldüğü zaman erkândan çözülmeler söz konusudur. Dikkat ediniz; dizilerde, televizyonlarda, reklamlarda aslında yoğun olarak ön planda tutulan, kadın dediğimiz şey, bu gün aileyle birlikte algılanarak yorumlanan bir şey mi? Kadın, ilkokulda kadın olmaz, lisede de. Üniversitede de okuyabilir, çalışabilir ama bir aileyle birlikte algılanan bir kavramdır aslında. Fakat reklamlara bakınız. Kadınlar aile konsepti içinde, konumu içinde olmayan varlıklar. Erkekler için de aynı durum söz konusu. Örneğin, evlat diyoruz. Evladın bahsettiğimiz erkândaki anlamı büyük bir çözülme yaşıyor. Dediğimiz gibi sürekli çocuklarımızı okula gönderiyoruz, harçlık veriyoruz. Daha önce biz hafta sonları çalışırdık. Yaz aylarında çalışırdık. Efendim köylü çocuğuysak köyde, şehir çocuğuysak esnafta çalışırdık. Şimdi bunlar ayıplanıyor. Çocuk sürekli alan kişi konumunda. Yirmi beş yaşına geliyor. Hiçbir şey üretmemiş. Hiçbir şeye katkı sağlamamış. Dolayısıyla evlat rolü yerine gelmiyor. Evlatlık kavramı anne, baba, ebeveynlere karşı sorumluluk çerçevesini tanımlayan bir anlama sahip ama bu gün genç diyoruz. Ergen gençler diyoruz, ön yetişkin gençler diyoruz ve onları yücelten bir kültürle karşı karşıyayız. Burada sorun babalardadır, ebeveyndedir çünkü onlar eski kuşak. Yeni kuşağı anlamakta zorlanıyorlar. İşletmecilerin ürettiği tuhaf kuşak sınıflamaları var. Üzerinde düşünülmeyen, Amerika kapitalizminin bir günde ürettiği pespaye sınıflamalardır. Rızık kavramı, rızık var. Rızık yerine şimdi aile ekonomisi çıktı. Rızık, helalinde kazanılan şey. Evet, biz geçmişimizin tümüyle mahkûmu olarak bu gün var olmayız ama dedelerimizin yiyip içtikleri bu günümüzü etkiler. Helal kazanılan para önemli. Çok kazanılmış, az kazanılmış önemli değil. Yatırıma yönelecek, yazlık alacağız, araba alacağız, kalkınma yapacağız. Bununla ilişkili olan bir paradan öte, ailenin rızkını karşılayan bir tutum, bir bilinç bir çaba içinde olmak önceliklidir. Helal midir değil midir? Başkasının ücreti kısarak, başka yönlerini sınırlayarak mı? Hakikaten orada bir aile ekonomisi var ama ailenin rızkı yok. Dolayısıyla aile içindeki babalar, anneler, iyi insanlar, çocuklar madde bağımlısı oluyor. Neden, niçin? Rızık çok önemlidir.

Ailenin yine modern dönemde mahremiyet sarsılmaları yaşamalarının en önemli ahlaki zaaflarından birisi de, namus kavramıdır. Aslında namus ailenin dayandığı en temel ilkelerden birisidir. Namus kavramını biraz araştırdım. Enteresan şeylerle karşılaştım. Grekçede kullanılan bir kavram. Geleneksel kültürde kullanılan bir kavram. Ailenin üzerinde kurulduğu ilke. Norm, temiz olan, sır olan, mahrem olan bir şey. Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Mehmet GÖRMEZ ’in söylediği gibi, namus kavramını daraltmışız, biçimsizleştirmişiz. Bir şarkıya konu olmuş namus dediğimiz şey. Post-modernitenin kültürüyle ciddi anlamda ateşe sürükleniyor kavramlarımız. Bakın çocukluğumuzda siyah beyaz televizyonda seyrettiğimizde bir kız çocuğu, yeni tanıştığı erkekle dışarıya gidip yemek istediği zaman annesinden, babasından izin alıyordu. Akşam olduğu zaman da kapısının önünde duruyordu, ‘’efendim biz geldik’’ deniliyordu. Şimdiki filmlere, dizilere, yapımlara, reklamlara bakınız. “Gavurların” televizyonlarına değil, Türk televizyonlarında… Dolayıyla namus, üzerine çizgi çekilecek bir şey değil. Ciddi bir anlamı, önemi, mahiyeti var.

“Kamus namustur” diyor Cemil Meriç.  Sözlük, dil, kelime, anlam bir toplumun birbiriyle anlaşması için temeldir. Kamusunu kaybeden anlamını kaybeder.  Türkiye burada büyük bir çözülüşü yaşadı. Bu çözülüşü moderniteyle beraber yaşadı ama moderniteden mi geldi bilmiyorum. Sonuçta bizim modernleşme tarihimizde ortaya çıkan, Türkçenin sadeleştirilmesi, öz Türkçecilik işte şu, bu, o. Burada bir dil yarası yaşadık, anlam yarası yaşadık. Orada dil toplumun anlamını oluşturan bir norm olarak kaldı. Ailenin anlamı da namusudur. ‘Aradım yıllardır karşıma çıkmadın namus’ Bu Sezen Aksu’nun bizim de gençliğimizde çok sevdiğimiz bir şarkısı. Namusla ilgili bir şarkısı var. Burada “namusu arıyorum ama bulamıyorum” diyor… Dikkat edin! Namusu namusla vuran bir şey! Yıllar önce Ali Şeriati’nin okuduğum bir kitabı vardı, şimdi hükmü kalmadı bizim için. Dine karşı din diyordu. Burada da namusa karşı namus diyor. Bakın enteresan bir şey. Ters yüz eden, anlamını buharlaştıran, kendisiyle alay eden bir şey. Her şeyimizle bu gün alay etmeye, dalga geçmeye, her şeyi ironi hale getiren ve dolayısıyla ontolojik tutumumuzu, metafiziksel tutumumuzu kayganlaştıran bir şey. Bir anlam paketi vardır burada bakınız. Tevrat’ta geçiyor, Türk Dil Kurumunda dürüstlük, doğruluk diye geçiyor. Son olarak aile döngüsüyle dalga geçme vardır. Kısır döngüyü sadece aileyle yaşamıyoruz. Yok, şimdi genç olduk, evleneceğiz sonrada aile geçimiyle uğraş sonra da ne yaptığımızı bilmeyecek, anlamayacağız. Peki, bunu iş hayatımız için neden ha söylemiyoruz? Kapitalizmin bizim için ürettiği kısır döngülü iş hayatını sorgulamıyoruz. Ondan kaynaklanan sıkıcılıkları aile yapılarımıza atfediyoruz. Sorgulayacağımız ailenin varlığı değil, aileyi sıkıcı hale getiren kapitalizmin varlık dünyası olmalıdır.

 

-Prof. Dr. Ergün YILDIRIM

Leave a Reply